Selçuk Gültaşlı öyle sorular sordu ki

Selçuk Gültaşlı öyle sorular sordu ki
Ahmet Sever'in tartışmalı kitabı gündemdeki yerini koruyor.

Abdullah Gül'ün siyasete dönüş sinyali olarak okunan Ahmet Sever'in kitabına Zaman gazetesi yazarı Selçuk Gültaşlı, Sever ve Gül'ün basın ve ifade özgürlüğüne ne derece önem verdikleri aşikar keza 'vurun cemaate mevsiminde silahlı terör örgütü yöneticiliğinden yargılanan Dumanlı için başka yorumlar da yapmış olmalarını beklerdim' diyerek çok önemli bir noktaya önem basıyor.

İşte Gültaşlı'nın o yazısı:

Ahmet Sever'in kitabıyla ilgili haberleri ve mülakatları okuyunca yeteri kadar canım sıkılmıştı. Üzerinde kalem oynatılacak kadar malzeme vardı ama bir miktar tanışıklığımız olan Sever'e haksızlık etmemek için kitabı okuduktan sonra yazayım dedim.

Aylar önce ‘Gül'ün hazin hikâyesi' diye bir makale yazmıştım. Muhaverelerimizde bende ‘beyefendi ve demokrat' intibaı bırakan Sever'in kitabını bitirdikten sonra, ‘hazin hikâye' daha da hazinleşti, Gül'e hâlâ itimat etmenin haksızlık olacağı kanaatim ziyadesiyle pekişti. Sever, kitabında Zaman Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı'yı Gül'ün sözlerini çarpıtmakla itham ediyor. Bununla da yetinmiyor. Kitap sonrası verdiği mülakatlarda Dumanlı'yı bütün Türkiye'yi ‘saf' yerine koymakla suçluyor. Yazdıkları ve söyledikleri külliyen yanlış. Nereden mi biliyorum?

Dumanlı'nın Gül'le görüşmesinin ertesi günü hasbelkader İstanbul'da, gazetedeydim. Görüşmenin nasıl gerçekleştiğini baştan sona dinledim. Ardından, Gül'ün kendi el yazısıyla, evet kendi el yazısıyla Dumanlı'ya verdiği açıklamaya yaptığı eklemeleri okudum. Gül gibi tecrübeli bir siyasetçinin, görüşmek için bizzat çağırdığı bir gazeteciye verdiği nota birtakım eklemeler yaptığında o metnin nasıl haberleştirileceğini öngörememesi düşünülemez.

Bütün metnin 3-5 satır olduğu bir açıklamaya kendi yazınızla ekleme yapıp, sonra da danışmanlarınıza olayın yarısını anlattığınızda kamuoyunun bir kısmına şirin görünebilirsiniz ama dürüst bir tavır sergilemiş olmazsınız. Sever'in kitabında doğal olarak Gül'ün kendi el yazısıyla yaptığı ilavelerden bahis yok. Gül ne anlattıysa onu yazmış.

Sever gibi tecrübeli bir gazetecinin üstelik kendisinin de bulunmadığı bir ortamda gerçekleşen olayla ilgili Türkiye'nin en büyük gazetesini yöneten Dumanlı'yı ‘çarpıtma' gibi çok ağır bir ithamla suçlamadan önce biraz daha araştırma yapması beklenirdi. Dumanlı'nın böylesine hassas bir konuda Gül'den yazılı bir metin almadan böyle bir haber yapmayacağını düşünecek kadar ‘saf' olmaması gerekirdi.

Basın ve ifade hürriyeti konusunda hassas olan Gül ve Sever'in, ‘vurun cemaate' mevsiminde silahlı terör örgütü yöneticiliğinden yargılanan Dumanlı için başka yorumlar da yapmış olmalarını beklerdim. Sadece Dumanlı için değil, bir taraftan hukukun üstünlüğü ve güçler ayrılığının faziletlerini her gördüğüne anlatan ama bazı gazeteciler için yargıya açıktan müdahale etmekten çekinmeyen Gül, ‘Hidayet Karaca ve Mehmet Baransu için şifa niyetine bir iki laf etmiş midir?' diye kitapta boşuna geziniyorsunuz. Sever, kitabı cumhurbaşkanlığı dönemini kaleme aldığını söyleyerek bir savunma yapabilir ama bu Gül'ü kurtarmaz. Askerî vesayeti yıkma şerefini Gül'e veren Sever'in vesayetin asıl belini kıran Baransu ya da Taraf'ın Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan'la ilgili de herhangi bir yorumuna rastlamıyorsunuz. Basın hürriyeti denince, Gül sanki sadece bazı gazetecilerin özgürlüğünü anlıyor.

Yine kitaba göre Hayrünnisa Gül, cumhurbaşkanı eşi olduğu halde asker tarafından sürekli istiskal ediliyor. Çankaya'nın asıl sakini olmasına rağmen Köşk'ün bazı bölgelerine girmesi asker tarafından yasaklanıyor. Devlet başkanlarının karşılanmasında askerler kırmızı halıda yürümesine itiraz ediyor, çimde yürümesini teklif ediyor. Gül'e üç yıl aradan sonra 18 Ekim 2010'da Hayrünnisa Hanım'ın kuvvetli itirazı sonrası birden bire cesaret geliyor ve bu uygulamaya son verilmesi talimatı veriyor. 18 Ekim 2010 tarihi çok önemli bir tarih ama nedense Sever bu bağlantıya işaret etmemiş.

Askerî ve yargı vesayetini kıran 12 Eylül 2010 referandumu yapılalı neredeyse bir ay olmuş, halk yüzde 58 demiş, Gül'e de cesaret gelmiş. Kitap boyunca Cemaat'le arasına mesafe koyma endişesi taşıdığı anlaşılan Gül, Hocaefendi ile ilgili de haksız ve vefasız değerlendirmeler yapıyor. Mesela Hocaefendi'nin siyasetçi gibi konuştuğunu söyleyip, ‘Bu kadar siyasete meraklıysan bir parti kur, siyasete gir.' diyor. İnsanın aklına şu geliyor tabi: Hocaefendi büyük bir risk alarak referanduma ‘evet' denmesi çağrısı yapmış, birçok ağır eleştiriye hatta hakarete göğüs germişti. Acaba o zaman da Gül, Hocaefendi'nin siyasete müdahale etmesine içerlemiş miydi? Neyse ki o zaman Gül'ün Hocaefendi'nin gayretleri için ne dediğini biliyoruz. Vakti gelince o sözleri hatırlatan da çıkar.

Bir de şunu merak ediyor insan ama cevabını kitapta bulamıyor: Hayrünnisa Hanım'ı üç yıl boyunca sürekli istiskal eden cuntacı askerlerle ilgili darbe davaları ‘milli kumpas' olarak nitelendirilip, bütün hepsi salıverildiğinde Gül bir şeyler söylemiş midir acaba? Yoksa 17 Aralık'tan sonra sıklıkla yaptığı gibi düşünüp, kahrolup, susmuş mudur?

Bu kitabın Gül'ün onayından geçmeden yayımlanma ihtimaline kimse inanmıyor. Gül, kitap üzerinden mesajlarını vermiş oldu ama kimseyi tatmin edemedi. Tepkiler artınca da kitapla alakası olmadığını işmam eden bir açıklama yaptı. Son tahlilde 12 yıl başdanışmanlığını yapmış bir kişinin arkasında dahi duramamış bir cumhurbaşkanıdır Gül. 17 Aralık'tan sonra gündüz gözüyle sokak ortasında demokrasi iğfal edilirken önce sessiz kalmış, sonra da attığı imzalarla bu süreci desteklemiş bir siyasetçidir.

BÜLENT KENEŞ

Bülent Keneş, neredeyse 30 yıllık dostum. Talebelik yıllarında beraber kalmışlığımız var. Bülent'in haysiyetsizliğe karşı ciddi tahammülsüzlüğü vardır. Mehmet Akif'in, ‘çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım' dediği ruhun tecessüm etmiş halidir Bülent.

Erdoğan'a hakaret ettiği iddiasıyla 21 ay hapse mahkûm oldu. Allah'tan şimdilik hapse girmiyor. Başına gelenler ‘Bu rezilin muhterem annesi iyi ki bugünleri görmeden vefat etmiş de nasıl bir evladı olduğunu görme ve kahrolma zulmünden kurtulmuş.' dediği için. İsim belirtmediğini söylüyor ama bilirkişi ‘minik serçe'den nasıl Sezen Aksu anlaşılıyorsa ‘rezil'den de Erdoğan'ın anlaşılacağı gibi tuhaf bir mantık yürütmüş. Burada asıl hakareti bilirkişi yapıyor. Bülent'in değil, ‘rezil'den sadece Erdoğan'ın anlaşılacağı gibi bir muhakeme yürüten bilirkişinin sigaya çekilmesi daha doğru olmaz mı?

ZAMAN

22 Haziran 2015 08:24
DİĞER HABERLER