Sulh Fitnenin Kökünü Kurutur

⏱ Okuma Süresi 15 dk•Yayınlanma Salı, Ekim 13 2026
Paylaş
X Post


Kuran-ı Kerim'de Nisa 128. ayette geçen bir ibareye göre; "Sulh, hayırdır- Vessulhu hayrun." 

Gerçi bu ayet, aile içi karı koca geçimsizliğine son vermek için yapılan sulhtan bahsediyor. Fakat ayetlerdeki genel kaide, hükme esas alınan, sebebin hususiliği (özel bir olay üzerine inmiş olması) değil, lafzın umumiliğidir (genelliğidir). Yani sulhun hayırlı olması sadece evliliklerle sınırlı değildir. Her türlü şeri anlaşmazlıkların tatlıya bağlanması da hayırdır, iyidir.

Şimdi "hayrı" ve "sulhu" daha iyi anlamak için ilgili kavramlar üzerinde duralım. Sulh, musalaha, muslih, salih, saliha, salih veya amal-i salih kelimeleri Arapça olarak hep aynı kökten kelimelere dayanır, sulha (salaha) dayanır.  Mesela İslam fıkhında Maslahat-ı Mürsele tabiri vardır. Toplumun faydasına (kamu yararı), salahına olan fakat şeri bir kural tarafından önceden söz konusu edilmemiş prensipler, uygulamalar demektir. Örneğin Kuran-ı Kerim'in unutulmaması ve tahrifine engel olmak için Ebu Bekir döneminde kitaplaştırılması ve günümüzde trafik kuralları tam bir maslahat -ı mürseledir.   

Sulhun zıddı Şemsettin Sami'nin Kamûs-i Türki'sine göre ilk önce askeri olarak savaş ve kavgadır. İkinci olarak sosyal manada fitnenin de zıddıdır. Üçüncü olarak da bireysel psikolojik olarak kalbin ve birey hayatının düzene girmesidir.

Hayır kavramına gelince; "Sizin en hayırlınız hanımlarınıza/ailenize en iyi davranımızdır/ hayırlı olanınızdır." (Tirmizî, Radâ', 11 (Hadis no: 3895) Başka bir hadiste "Sizin en hayırlınız insanlara en menfaatli olanınızdır." (Aclûnî'nin Keşfü'l-Hafâ (c. 1, s. 408) "Sizin en hayırlınız Kuranı öğrenen ve öğreteninizdir." ( Sahih-i Buhârî, Fezâilü'l-Kur'ân, 21) "Hayır Allahın seçtiklerindedir." (Hadis, Anonim) "Ya hayır söyle veyahut sus." (Sahih-i Buhârî, Edeb, 31, 85) "Hayırda yarışın." (Maide, 48)

Şimdi bütün bunları düşündüğümüzde HAYIR; dünyada ve ahirette bize azim faydalar sağlayan Allah'ın hoşnut olacağı düşünülerek yapılan davranışlardır. Ve Allah için sulh peşinde olmak yani barış hayır olduğuna göre dünyada ve ahirette azim faydaları olan kutsal bir davranıştır. Kim barış yapar ve binlerce insanın ölmesine mani olursa binlerce insanı hayata kavuşturmuş gibi derece kazanır. Kim bir barış yapar ve kardeşler arasındaki gıybet ve dedikodulara mâni olursa hayır bohçasını daha dünyada iken doldurur. Kim bir barış yapar ve kardeşlerin arasını bulursa Allah onun gücüne güç, kuvvetine kuvvet katar. 

Bu nedenle aynı zamanda sulh, fitne ateşlerini söndürerek dünya ve ahiret zararını ortadan kaldırmaktır. Fitne ateşlerinden ve lanet-i Resülden çekinen her Mü'mnin, kardeş kavgasına giden her yolu tıkar ve sulhun taraftarı olur: "Fitne uykudadır Onu uyandırana lanet olsun." (Aclûnî – Keşfü'l-Hafâ: (c. 2, s. 83, Hadis No: 1823)

Kalbe varana dek içimizdeki her karışıklık ve bozulmaya fitne dersek, ki öyledir sulh da bu noktalara varana dek tamiri, tecdidi (yenilenme) ifade eder:  

"Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/sağlıklı olursa bütün vücut iyi/sağlıklı olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalptir!" (Sahîh-i Buhârî: Kitâbü’l-Îmân, 39. Bâb ) 

Kalbin düzgünlüğü burada fesadın ve fitnenin zıddı olan "salaha" kelimesi ile anlatılmıştır.   

Ayrıca tüm vecihleri ile fitnenin üzerine gitmek ve ıslah hareketi meydana getirmek ahir zaman gariplerinin en bariz dînî ve sosyal vasfıdır. Çünkü Peygamberimiz’e (sav) göre garip, fesadı ortadan kaldırıp salahı temin edendir;  ellezine yuslihune ma efsedehunnas- Onlar (garipler) fesadı daima ıslah ederler" (Sünen-i Tirmizî: Kitâbü’l-Îmân, 13. Bâb (Hadis No: 2630) Bazı farklı rivayetlerde ise fesad, sünnet yolunun bozulmasıdır.  

Ahir zamanda ıslah edenler maalesef garip, yalnız, az ve azınlıktır. Bu yüzden horlanırsın. Çünkü yaygın olan normalleşen fesattır.  Ne diyor Şair:

“Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..”

Fakat her şeye rağmen ahir zaman gariplerinin en büyük derdi, her türlü ıslahat faaliyetlerinde bulunarak dünyamızı zindan ahiretimizi ise berbat eden fitnenin ve fesadın önüne geçmektir. 
 

Evet, bütüncül bir yaklaşımla baktığımızda sulhun ve ıslahın, kalpten sosyal yapıya oradan hasımlarla düşmanlıkları bitirmeye kadar tabakaları, çeşitleri vardır. 

Fakat bizim konumuz daha çok sosyal ve siyasi barışı temin eden sulhtur. Çünkü ancak salihler, yeryüzünün gerçek varisleridir: 

"Ve lekad ketebnâ fîz-zebûri min ba’did-dikri ennel-arda yerisuhâ ‘ibâdiyes-sâlihûn.- Andolsun, Zikir'den (Tevrat/Levh-i Mahfûz'dan) sonra Zebûr'da da: 'Yeryüzüne ancak salih kullarım varis olacaktır' diye yazmışızdır." (Enbiya, 21)

Bu nedenle Peygamberimiz (sav) Medine'ye hicret ettiğinde orada yaşayan ilk iş olarak Yahudi ve Hristiyanlarla "Medine Vesikası" antlaşması yaptı. Hamidullah Hocaya göre bu anlaşma, İslam'da ve insanlık tarihinde ilk anayasadır. 

Kuran-ı Kerim, Yahudi ve Hristiyanlardan meydana gelen Ehl-i Kitap'la Müslümanların bir "Allah'tan başka ilah yoktur" kelimesinde birleşmeleri gerektiğini vurgulayarak barışa davet etti. (Ali İmran, 64) Aslında bu, Ehl-i Kitabın şahsında bütün insanlığa bir barış ve sulha davet etmek demekti.  

Peygamberimiz (sav) ayrıca Bizans İmparatoru dahil devlet başkanlarına gönderdiği İslam'a davet mektuplarının altına bu ayeti yazdı.  

Efendimiz (sav), Hudeybiye'de (Mart 628 (Hicri 6. yıl) amansız düşmanları olan Mekkelilerle pek çok tavizler vererek anlaşma, sulh yoluna gitti. Cahiliye döneminde dışişleri bakanlığını temsilen diplomasi işleriyle ilgilenen ve lehte anlaşma nasıl yapılır bunu çok iyi bilen Hz. Ömer, Hudeybiye (628) anlaşmasına karşı çıktı. Hatta "Ya Resulullah sen peygamber değil misin?" diyerek itiraz etti. Fakat Efendimiz, "Resulullah" yazısı silinen, Müslüman olanların Medine' ye girmesine yasak getiren bir anlaşmayı içine dışına bakmadan kabul etti. Çünkü ihtiva ettiği maddelerinden daha ziyade anlaşmanın kendisi bizzat zaferdi. Nitekim sahabe efendilerimiz, tabiin hazeratına "Siz fetih deyince Mekke Fethini anlarsınız. Fakat biz Hudeybiye Anlaşmasını anlarız." derlerdi.  Çünkü düşmanla dahi olsa sulh edip barışmak kalplerin fethine giden yolları açar.   

Fakat Peygamberimiz’in (sav) düşmanlarına karşı yaptığı anlaşmalardaki kadar daha sonraki devirlerde Müslümanlar kendi içlerindeki sorunlarını aşmada sulh noktasında başarılı olduklarını söyleyemeyiz. 

Hz. Osman (r.a) döneminin son kısmında olaylar durulmak bilmedi. O şehit edilene kadar bir sulh imkanı pek olmadı. Hz. Ali'nin Osman Efendimiz'e verdiği destekle isyancılarla yapılan anlaşmalar Mervan Bin Hakem'in müdahalesi ile her seferinde pürüzlü bir hal aldı. (Allah u alem)  

Ali Efendimiz, Muaviye Hazretleri ile Sıffın'da (657 yılı Temmuz ayında (Hicri 37)) harp etmek zorunda kaldı. Musa El Eşari ve Amr Bin As'ın hakemliğinde Sulh teklif edildi. Fakat Amr'ın siyasi dehasını konuşturup Muaviyeyi halife tayin ediyorum demesiyle ortalık yeniden karıştı. Her iki taraftan da memnun olmayan Hariciler denilen bir grup ortaya çıktı. 

Daha sonra halife olan Hasan Efendimiz Muaviye ile anlaşma yoluna gitti, hilafeti ona devretti. Kısa sürse de bu sulh o kadar önemli olmalıydı ki Allah Rasulü hayatta iken bu barışından dolayı mucizevi olarak Hasan Efendimizi tebrik tebşir etti. 

  "Şüphesiz ki benim bu oğlum bir seyyiddir (efendidir). Umulur ki Allah onun vesilesiyle Müslümanlardan iki büyük topluluğun arasını bulacak (barıştıracaktır)." (Sahih-i Buhârî: “Sulh” (9), “Fiten” (20) bölümleri) 

Sulhlar, yapılan barışlar bazen neden bazan kalıcı olmaz veya uzun vadeli olmaz? Biraz bunun üzerinde duralım.  Medine'de (Yesrib) yaşayanlarla yapılan Medine Vesikası anlaşmasını çok uzun zaman geçmeden Yahudiler, Müslümanların aleyhine göz göre göre Mekke müşrikleri ile savaş dayanışması içine girmeleri ile bozdular. Yahudilerin, Müslümanlara karşı içlerinde taşıdıkları haset ve düşmanlıkları uzun vadeli barışa mâni oldu.  

Hz. Aişe taraftarları ile Hz. Ali arasında yapılan Cemel Vakası (8 Aralık 656) savaşında 20 bin kişi öldü. Sebep Hz. Osman'ın katillerinin bulunması meselesi idi. Aynı sebeple Hz. Muaviye ve Hz. Ali arasında yapılan Sıffın Savaşı'nda (657 yılında (Hicri 37)) 70 bin kişi öldü. Aynı dine inanan insanların savaş edip birbirlerini öldürmeleri kalıcı barışın önünde en büyük engeldir. Özellikle kardeş kavgalarında kan dökülmeden ve kavga büyümeden müdahale etmek bir esas olmalıdır.  

Cemel ve Sıffın savaşlarında bu denli fazla kan akması daha sonra devlet kurup zimamı eline geçiren Emeviler döneminde Ehl-i Beyte karşı meydana gelen nefret ve cinayetlerin sosyolojik temelini oluşturdu.

Diğer taraftan barışta samimi ve içten olmak barışa inanmak gerekir. Ali cengiz oyunlarına girmemek gerekir. Özellikle kardeşler arasındaki barışta zaman kazanma stratejilerine girmek ahlaken uygun değildir. Barış dostluğu büyütür, düşmanlığı yok eder. En kötü düşmanlık yakınların düşmanlığıdır. Çünkü yakınların anlaşmazlığında dostluk ve düşmanlık birbirine karışır. Yani münafıklık oluşur. Ahlak yerlerde sürünür. 

Yakınların düşmanlığını ne bitirir? Konu uzamasın diye örnekler vermek istemiyorum, fakat şu kadar söyleyeyim; Kardeş neye gözünü diktiyse "al kardeşim senin olsun, hakkımı helal ediyorum" davranışı kardeş kavgalarını bitirir. Fakat böyle bir barış adımını atabilmek mangal gibi yürek ister, vesselam!