Ya ıslahçılar yok olursa?
Müslümanların nüfus olarak ağırlıkta olduğu, demokrasiyi ve laikliği esas alan bir anayasa ile yönetilen bir ülkede yaşıyoruz. Yaklaşık yirmi beş yıldır iktidarda bulunan ve siyasal İslam’ı temsil ettiğini iddia eden bir anlayış var. Bilhassa son on yıldır ülkenin maddi ve manevi değerler bakımından —her ne kadar üzülsek de— ivmesi tabana, hatta çukura doğru hızla düşüyor.
Peki, bu düşüşün nedenleri sadece maddi sebepler midir?
Materyalist bir bakış açısının hadiseleri böyle değerlendirmesi tabiidir. Elbette ki belli bir denge içinde bakıldığında bu yaklaşım tarzının da ifade ettiği birtakım doğrular vardır. Ancak inanan bir insan hadiseleri yalnızca materyalist bir zaviyeden değerlendirmez. Zira böyle bir bakış açısıyla hakikatin bütününe ulaşmak mümkün değildir.
Onun içindir ki inanmış bir insan hadiseleri sadece zahirî, görünen, maddi sebepler açısından yorumlamaz. Bir taraftan içinde yaşadığı maddi âlemi ve sebepleri dikkate alırken diğer taraftan sebepler ötesi ilahî kanunları ve manevi boyutu hesaba katar. Yani kâinat kitabı ile Kur’an kitabını beraber okuyarak hadiselere bakar. Neticede ikisi de aynı kaynaktan gelmektedir. Biri Allah’ın tekvin ve kudret sıfatlarının, diğeri ise kelâm sıfatının bir tecellisidir.
Dolayısıyla müspet veya menfi her hadisenin arka planında ilahi bir hikmet, manevi bir sebep aramak müminlerin gereğidir.
Mesela bunlardan biri iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmekle ilgili Allah’ın şu emridir: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Âl-i İmrân, 3/104) Demek ki toplum içinde bu önemli vazifeyi yapacak kişi veya tüzel kişilik/ler olmalıdır.
Böyle bir topluluk yok veya vazife ihmal ediliyorsa o toplumun başına değişik gaileler geleceğini Efendimiz (as) ifade etmektedir. Hem de tehditkâr bir ifade ile “Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki ya iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız yahut Allah'ın üzerinize kendi katından bir azap göndermesi yakındır. Sonra O'na dua edersiniz de duanız kabul edilmez.” (Tirmizî, Fiten, 9) buyurmaktadır. Yani sosyo-ekolojik denge açısından herhangi bir toplumda iyiye iyi - kötüye kötü, doğruya doğru - yanlışlaşma, güzele güzel - çirkine çirkin, hayra hayır - şerre de şer diyen, diyebilecek olan bir topluluk olmazsa bela ve musibetler ardı ardına gelir de o toplum ıslah olmaz. Bu topluluğun ideal manada tabii ki sosyal hayatın her alanından, maharet ve salahat sahibi insanlardan müteşekkil bir topluluk olması daha isabetli olacaktır.
Bu iki kevnî, Kur’anî hakikate göre; bir toplumda kuvvetler ayrılığı prensibi çerçevesinde hukuki ve ahlâkî denetim yapabilecek, hakkaniyetini Allah ve kitabından, gücünü halktan alan, her şeyden bağımsız, hür, bütün otoritelere sözü geçecek ve bu misyonu eda edecek kanaat önderlerinin ve ombudsmanların olması, tüzel kişiliklerin oluşturulması hayati bir önem taşımaktadır. Yoksa baştan çıkan idarecilere, yanlış yapan insanlara, değişik menfi akımlara kim söz söyleyebilir?
Şu anda ülkemizde bu ayetin ve yukarıdaki hadisin adeta meali, tercümesi yaşanmaktadır. Yaşanan hadiseler, bela ve musibetler Kur'an ve peygamberin ikazı çerçevesinde manevi, ilahi kanunlarla beraber değerlendirildiğinde problemin nereden kaynaklandığını görebilmek, anlamak daha kolay olacaktır.
Şimdi kendini mutlak iktidar olarak gören mevcut iktidarın hatalarına ve ülkenin kaderinde söz sahibi olan o zihniyete sahip avanesine hakkı hakikati bütün ağırlığı ile söyleyebilen bir kurum veya şahıs var mı? Tek tük varsa da kale alan var mı? Konuşanlar rahat bırakılıyor mu? O hâlde kim ve nasıl yapacak bu önemli işi? Anayasa Mahkemesi mi? Eğer devlet demokrasi ve hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlet olsaydı Anayasa Mahkemesi verilen kararları reddeder vb. bu görevi yapmış olurdu. Fakat bugün o kurumun da bu vazifeyi yapmadığı/yapamadığı görülmektedir.
Diyanet mi? Diyanet camiası içinde dine hizmet veren samimi hocalarımızın sayısı az değildir. Fakat dini hizmetleri temsil eden bir kurum olarak Diyanet, devletin bir memur organı olması hasebiyle bir emir kulu gibi hareket etmekte ve onun da bu vazifeyi yapamadığı/yapmadığı ortadadır. Onlar bu hâldeyken nasıl olur da devlet başkanına söz söyler, onu eleştirebilirler?
Tarikat ve cemaatler mi bu önemli vazifeyi yapacak olanlar? Evet, onlar yapabilir. Çünkü onlar halka hizmet ediyor ve onların destekleri ile hizmetlerini götürüyorlar. Bu yönüyle onlar Diyanet’ten daha hür ve daha bağımsızlar. Ancak bunu tümü için söylemek mümkün mü acaba? Onlara baktığınızda da iki sınıfa ayrıldıkları gözleniyor.
Birinci grup: Duygu düşüncede bağımsız; Kur'an ve sünnet kaynaklı Anadolu menşeli, ekonomik olarak bağımlı değil; maddi kaynakları halkın bağışları, sevk ve idari olarak da bağımsız; herhangi bir partinin arka bahçesi değil, heyetler ve istişare ile hareket eden gönüllülerden oluşan cemaatler.
İkinci grup cemaatler ise mevcut iktidardan beslenen veya onların siyasal İslam'ı temsil ettiklerine inanan ve bu olumsuzluklara ses çıkaramayan/çıkarmayan cemaatler. Onlar da olup biten olumsuzluklar karşısında ya minnet altına girdiklerinden ya da kendi kalelerine top atmaktan kaçındıklarından olsa gerek gür bir sadâ ile hak ve hakikati haykıramamakta, haykırmamaktadırlar.
Evet, şu bir gerçek ki bugün birinci grubu temsil eden ve sosyo-ekolojik yapıda varlığı, duruşu, temsili, projeleri, problemlere getirdiği çözümleri, medyası, numune yaygın ve örgün eğitim-öğretim çalışmaları, örnek yardım kuruluşları ve birçok müesseseleriyle halka ve idarecilere fiilî, yerinde, sözlü olarak nasihat eden, yol gösteren, hiçbir beklentisi olmadan hakkı hakikati seslendiren, bir bakıma toplum içinde emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker vazifesi yapan, toplum nezdinde bir ağırlığı, saygınlığı olan sivil toplum yapıları, cemaatler, kanaat önderleri bu vazifeyi görüyorlarken bu ülkede bu denli kötülükler yaşanmıyordu. Şimdi onlardan boşalan alan doldurulamamaktadır. Müspet bir yapının toplumdan sökülüp atılması veya işlevsiz hâle getirilmesiyle ortaya çıkabilecek olumsuzluklar hiç bu kadar görünür olmamıştı. Tabiatta ekolojik dengeyi sağlayan bir unsurun ortadan kaldırılması nasıl bütün sistemi etkiliyorsa, toplumda iyiliği temsil eden, yanlışa itiraz eden ve insanları ıslaha çağıran yapıların etkisizleştirilmesi de sosyal dengeyi bozmaktadır. Evet, Hizmet Hareketi’nin maruz kaldığı bu suikastte, KHK'lılara yapılan hukuksuzca muamelelerde, Süleyman Efendi'nin talebelerine ve diğer samimi müminlere reva görülen uygulamalarda, susturma ameliyelerinde gerçekten ülke ve insanını seven, kayıran insanlar dünyevi olarak çok ama çok zararlar görmüştür. Fakat bugün ülke ve insanımıza, dine verilen zararın onlara verilen zarardan katbekat büyük olduğu anlaşılmaktadır.
Müminler açısından toplumun başına gelen bela ve musibetlere Kur'anî ve Nebevî nazarla bakılmadığı takdirde problemin nereden kaynaklandığını anlamak mümkün olmayacaktır.
Evet, bugünler; bir toplumda herhangi bir sebeple ıslahçılar yok olur, zayıf düşer, susturulur veya etkisiz hâle getirilirse o toplumun nasıl korumasız ve savunmasız kalabileceğini düşündüren günlerdir. Kur’an’ın şu ikazı bu açıdan son derece dikkat çekicidir:
“Rabbin, (bir toplumda) halktan ıslah edici kimseler olduğu sürece memleketleri haksız yere helâk edecek değildir.” (Hûd, 11/117)
Ayette özellikle kullanılan kelime üzerinde durmak gerekir. Kur’an burada “sâlihler” değil, “muslihler” (مُصْلِحُونَ) buyurmaktadır. Sâlih, kendisi iyi ve düzgün olan; muslih ise bununla yetinmeyip çevresini de düzeltmeye, kötülüğün önüne geçmeye ve toplumun ıslahına çalışandır.
Demek ki bir toplum için yalnızca iyi insanların varlığı yetmemektedir. İyiliği temsil eden, kötülüğe itiraz eden, gerektiğinde iktidara da halka da “Bu yanlıştır!” diyebilen; haksızlık karşısında susmayan bağımsız vicdanlara, kanaat önderlerine, sivil toplum yapılarına ve müesseselere de ihtiyaç vardır.
Bir ülkede dini temsil eden çok sayıda tarikat, cemaat veya Diyanet gibi kurum bulunabilir. Fakat bunlar usul ve metot bakımından sosyolojik, psikolojik, kültürel ve fıtrî kanunlara uygun hareket etmiyor; toplum üzerinde bir tesir, ağırlık ve saygınlık meydana getiremiyorlarsa gerçek anlamda ıslah vazifesini yerine getiremezler.
Mesele şu veya bu cemaatin, tarikatın yahut kurumun varlığından daha büyüktür. Asıl mesele, bir toplumda “muslihûn”un var olup olmadığıdır.
İyiye “iyi”, kötüye “kötü”; hakka “hak”, zulme “zulüm” diyebilecek insanlar ve müesseseler hâlâ var mı?
Yoksa onlar susturuldu, dağıtıldı, itibarsızlaştırıldı veya etkisiz hâle mi getirildi?
Eğer öyleyse üzerinde düşünmemiz gereken soru tam da yazının başlığındaki sorudur:
Ya ıslahçılar yok olursa ne olur?
Evet, ıslahçılar yok olursa Efendimiz’in (sav) şu ikazını bir kere daha hatırlamakta yarar var:
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız yahut Allah’ın üzerinize kendi katından bir azap göndermesi yakındır. Sonra O’na dua edersiniz de duanız kabul edilmez.” (Tirmizî, Fiten, 9)
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

NUMAN YILMAZ YİĞİT

CUMA KARAMAN

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

ORHAN KESKİN


Kellik tedavisinde tarihi başarı: Geliştirilen hap...

Norveç ve Finlandiya’dan Ukrayna hamlesi: Putin il...

Yusuf Tekin protestosuna katılan dört öğrenciye ev...

YENİ Parti, Mustafa Sarıgül ile yollarını ayırdı

Oğlunun ölümünden bir hafta sonra acı haber: Cem A...







