Muhavere

Ne kendi etti rahat,
Ne dünyaya verdi huzur,
Geberip gitti,
Düşünsün ehli kubur


Şahıs 1: “Ben, özel vazifeli bir insanım, seçilmiş kişiyim. Ben ‘gaye’ insanım. İslam dünyasının makus talihini değiştirmekle görevliyim. Bunlar da kim oluyor ki! Benim İslam dünyasının lideri olma iddiasında bulunduğumu söylüyorlar... İddia değil bu. Gerçek!”

Şahıs 2: “Bilmez olur muyum efendim? Ben aslında İslam dünyasının işlerinden pek anlamam. Ama, işittiklerimden çıkarttığım kadarıyla, çok isabetli bir tespit...”

Şahıs 1, yüzünü buruşturur, danışmanlarına döner: “Neymiş, bu iddia yanlışmış, hatta uydurmaymış!”

Şahıs 3: “Efendim, daha iyi ya! Bu iddia yanlış diyorlarsa, kesinlikle doğru yoldasınız demektir.”
Şahıs 1: “Ne söylüyorsun sen yahu?”
Şahıs 3: “Efendim, çok açık ve net, onların iddianın yanlış olduğunu söylemeleri, doğru yolda olduğunuzun en büyük kanıtı.”
Şahıs 1: “Ama nasıl olur?”
Şahıs 2 atılır: “Nasılını herkesten daha iyi siz bilirsiniz. Aylardır, öyle politikalar, basın kampanyaları, istihbarat destekli psikolojik harekatları yürüttük ki, ülkede herşey istediğimiz kıvama geldi. Doğruyu ancak siz belirler hale geldiniz. Dün doğru dediğinize, bugün yalan dediğinizde; dünkü dostunuzu bugün düşman ilan ettiğinizde,  kimse size itiraz etme cüretini gösteremiyor, sorgulayamıyor. güce hükmettiğiniz gibi, doğrunun tekelini de tek başınıza elinizde bulunduruyorsunuz. Bu nedenle, yanlışı doğru kılma ayrıcalığına sahipsiniz!”

Şahıs 3, Şahıs 2’nin prim yapmasından endişelenir: “Kafanıza takmayın, bakmayın başkalarının ne dediğine efendim... ‘Sıfırlamak’, ‘humus’, ‘yezid’, ‘villalar’, bunlar boş laflar... İslam dünyasının dertlerine derman olacak eşsiz lidersiniz.”

Birinci şahıs, karşısındakilere inanmak istiyordu. Söyledikleri hoşuna gidiyordu, gerçek olup olmadığı hiç önemli değildi. Zaten, karşısında oturuyorlarsa, hatta varlıklarını nedeni, onlara kendisine hizmet etme imkanını bahşetmesiydi. 

Ama aylardır içinden gelen bir sesle boğuşuyordu. Hiçbir şey O’nu bu ses kadar yormuyor, bezdirmiyordu. 

İç Sesi: “Yalakalarının palavralarıyla sadece kendini aldatıyorsun. Bunların verdiği akılla, sır küpün ve Ala şahısla kurduğun kumpaslarla yalana bina edilmiş bir strateji izledin. Evet, kitleler yalanlarına inandılar, ya da inanmak işlerine geldi, peşinden sürüklendiler. Ama ya gerçek bir gün tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarsa? Hakikati ne kadar süre daha perdeleyebilirsin? O zaman durumun ne olur?”

Bu sesten nefret ediyordu. Ama yapacağı bir şey de yoktu. Basını, parti grubunu ve teşkilatını, hatta neredeyse koca bir milleti topyekun susturmaya muvaffak olmuştu. Ama bu iç sesi bir türlü bastıramıyordu. O sesin canını acıtan, huzurunu kaçıran cümleleri beyninin içinde yankılanıp duruyordu. 

Kızgınlığı gün geçtikçe, volkana dönüşmüştü. 

Kafasını sürekli kurcalayan o düşünceden de bıkmıştı: “Kardeşim, nasıl insanlar bunlar? Bana tabi olan, makam ve paraya kavuşuyor, ama bu adamlar dönüp de bakmıyorlar. Onlar ‘bir dava eri kendini ve davasını paraya nasıl satabilir?’ diye şaşırıyorlar. Görevden alıyoruz, atıyoruz, eyvallah edenine rastlamadım. Yetmedi, korkutup hapse attırıyorum, ‘Medreseyi Yusufiye’ diyerek, adeta koşarak hapse gidiyorlar. ‘Bir tebessümüne bir ömür yatmaya hazırız” diyorlar. Bir de hala şu kendilerine güvenleri yok mu, işte ona deli oluyorum. Bunlar neye güveniyorlar?”  

Yüzünde, bakışlarında ve ifadesindeki değişiklik de iyice belirgin hale gelmişti. Her gece aynanın karşısında, iyice değişmiş simasını uzun uzun inceliyor, elini arada yüzüne götürüyor, kendi gözlerinin içine odaklanıyor, gözlerini ovuşturuyor, simasındaki değişikliği anlamaya çalışıyordu. Yüzünden kaybolan ışıltıyı yerine getirmek için birkaç defa havluyla aynayı silmeyi denemişti. Görüntü kendisinin miydi, başka birisinin miydi, yoksa kendisi başka birine mi dönüşmüştü, bilemiyordu. Yüzüne, adeta başka bir deri geçirilmiş, gözlerinin feri sönmüş gibi bir görüntü yerleşmişti. Aynadaki görüntü, tüylerini ürpertiyordu.   

Her şeyden korkmaya başladığı gibi, en çok aynadaki yüzünden korkuyordu. Korktukça kaygılanıyor, kaygılandıkça öfkeleniyor, öfkelendikçe kendini bir ölüm-kalım mücadelesinin ortasında görüyordu. 

İç sesi kendini rahat bırakmamaya kararlıydı: “Bu yalanları daha ne kadar sürdürebileceksin? Suçlarına en sevdiğin oğlunu ortak edecek kadar merhametsiz bir babasın. Böyle yaşamak işkence değil mi? Muhatap olduğun yabancı mevkidaşlarının sana nasıl alaycı baktığını fark etmiyor musun?”

Doktorların verdiği ilaçlar, sinirlerini yatıştırıyordu, geçici huzur buluyordu. Ama, şöyle iç huzurla derin bir uyku uyumayalı çok olmuştu. Doktorların ilaçları şu lanet iç sesi bastıramıyordu... 

Bir an, danışmanlarının odada olduğunu hatırladı. Şahıs 2 ve Şahıs 3, sıkılmış, ama aynı zamanda muhataplarının kendilerini manasız gözlerle uzun uzun süzmesinden de endişelenmişlerdi. Şahıs 2 epey korkmuştu, kendi kendine: “Patron yine dalıp gitti, son zamanlarda bu çok olmaya başladı. Yüzüme öyle uzun uzun bakıyor, korkmuyor da değilim.. Acaba aklından ‘ulan karşımda ahkam kesiyorsun, ama ben senin kimlerle ne işler tuttuğunu, hangi kulisleri yaptığını, şehvet, şöhret ve rüşvet işlerini bilmediğimi mi sanıyorsun...’ demek istiyor?   

Şahıs 1, bir anda derin bir uykudan kalkmış gibi titredi, bir süre, yine hiçbir şey demeden Şahıs 2’nin, sonra dönüp Şahıs 3’ün yüzüne baktı. Şahıs 2, cesaretini toparlayarak, Patrona döndü: 

“Efendim, siz sakın dert etmeyin. Benim bildiğim kadarıyla, bugüne değin İslam dünyasının liderliği iddianızı hiçbir zaman ayrıntılı biçimde açıklamadınız, insanlar da açıklayın diye tutturmadılar.”

Şahıs 1: “Doğru, açıklamadım, şunu bu adamlara anlatayım noktasında bir şey demedim hiçbir zaman. Zorladıkları zaman bir iki ipucuyla yetindim. Zaten fanatiklerim gereken mesajları halka verdi. Arap sokaklarında bile kitleler beni nasıl coşkuyla karşıladı, biliyorsunuz...”

İç ses: “Doğru, Mısır ve Libya’da meydanlarda seni alkışlayan kalabalıklar oldu. Ama biliyorsun, önceden bu ülkelere ekipler yolladın, meydanlarda seni karşılamaları için tahsisatı mestureden para dağıttın. Şuursuz kalabalıklarla şov yaparken, şuurlu kitleleri kendine ve ülkene düşman ettin. Artık o ülkelere de gidemiyorsun” 

Şahıs 3 duraksadı, “Efendim, sizin İslam dünyasının lideri olduğunuza inanmak isteyenler inandılar...”
Şahıs 1, “Aslında bunu da hiçbir zaman anlamayamadım.” diye aklından geçirdi.
Şahıs 3: “Halk hiçbir şeyi sorgulamadığı gibi, sizi de sorgulamıyor. İddianızın ayrıntıları fazla ilgilendirmiyor onları, doğru olup olmaması da ilgilendirmiyor. İlgilenmedikleri bir şeyin doğru olup olmamasıyla ilgilenmeleri saçma olmaz mıydı?”

Şahıs 1: “Peki, ilgilendikleri nedir?”

Şahıs 3: “Onları ilgilendiren sizsiniz efendim. Siyasetin kokuştuğu, üçkağıtçıların kol gezdiği, ülkede ekonominin batırıldığı bir ortamda, sizi mağdur, dindar ve doğru bir adam olarak bildiler. Böyle bildikleri için büyük ümitlerle sizi başa getirdiler...”

İç sesi boş durmuyordu: “Ama gerçek diye de bir şey var. Sen o zannettikleri kişi değilsin, belki bir zamanlar öyleydin, ama artık değilsin. ‘Davam için maddiyat’ diyerek gayrı meşru yöntemlere başvurduğun gün zaten en büyük hatayı yapmıştın.”

Şahıs 1 içindeki sese hitaben: “Ama maddi kaynaklarımız olmasaydı, ne partiyi kurabilir, ne de siyasette iddialı olabilirdik, biz bu sayede iktidara geldik, davamıza ve müslümanlara hizmet ettik..”

İç sesi: “Gayrımeşru vasıtalarla meşru hedeflere varılmaz, İslam davasına hizmet edilemez. Hadi diyelim ki ‘dava için maddiyat’ diyordun, ama o günler çoktan geride kaldı. Sen artık ‘maddiyat davası’nın sembolü haline geldin...”

Şahıs 1: “İyi de bunu bilen kaç kişi var ki?” 

İç sesi: “Unutma, doğru tuhaf bir şeydir. Hiçbir zaman aranmaz, bazen kaşıkta çıkan bir taş, oltaya takılan bir eski pabuç gibi, beklenmedik, istenmedik zamanlarda karşına çıkar ve keyfini kaçırır. Hem bilmez misin ki, güç görünüşü değiştirir, ama gerçeği değiştiremez. Hakikat güneş gibidir, perdelenemez, er geç tebellür eder. Hem doğrunun yanlıştan ayrılacağı mahşer günü de var...”

Şahıs 1: “Ben milletin iradesiyim” 

İç Sesi: “Şu an güçlüsün. Ama senden daha güçlü bir "Kudret-i Kahire" var. Masumlara zulmedenleri ve insanlara cevr u cefâda bulunanları imhal etse de ihmal etmez... Sillesi çok ağırdır.”

Şahıs 1: “Ama ben bu dava için kefenimle yola çıktım...” 

İç Sesi: “Belki öyleydi, ama artık sen ‘benlik’ davasının sembolüsün. Sen de, tüm benzerlerin gibisin. Kendini güçlü hissettiğin ve fırsatını yakaladığın zamanlarda, gözünü kırpmadan herkesi ezip geçersin. Hak ve hürriyetleri sadece kendin ve çevren için istedin. Bu işin fıtratında vardır. Güçlüyken mağrur olurlar, zayıf düştüklerinde, koltuğuna çöküp, ‘ben şimdi ne yapacağım’ dediğin anlardaki gibi, kapıkulu saydığı kimselerin ayaklarına kapanırlar.” 

Şahıs 1: “Sevenlerim çok. Herkes etrafımda pervane.''

İç Sesi: “Herkesi iradenin kölesi yaparak hükmetme egonu tatmin ediyorsun. Sen olduğun için herkesin var olduğunu sanıyorsun. Var edenin, mülkün gerçek sahibi olduğunu çoktandır unuttun.
Senin en önemli sorunun ne biliyor musun? Gücünü haktan alanları gördükçe, kendini herkesten daha güçlü kılmak için her türlü haksızlığa başvuruyorsun. Varlığını ancak böyle devam ettirebileceğine inanıyorsun.”

Şahıs 1: “Ama, benim iddiamın doğru olduğunu açıklayan yüzlerce siyasetçi, akademisyen, gazeteci ve mütedeyyin insan var...”

İç ses: “O ilk gruba güvenme, onlar zaten tuzları kuru olanlar. Onların taptığı güçtür, sahibine bakmazlar. Sahibinin değil, gücün kölesidir onlar. Senden önce de nicelerine aynısını yaptılar. Sen muktedir oldukça yanında olacaklar, ama sakın düşmeyegör, seni ilk satacak onlar olacaktır. Atalarımız boş yere, "Şeytanın dostluğu darağacına kadardır!" dememiş. 
Mütedeyyinlere gelince, onları iğfal etmenin vebalinden yakanı nasıl kurtaracaksın, onu düşün. Sonra unutma, herkes sadece kabir kapına kadar sana arkadaş. Allah’a hesabını tek başına vereceksin!...”

Şahıs 1: “Başıma gelen bütün sorunların nedeni O şahıs. Öfkem öyle büyük ki O’na, demediğim laf, etmediğim hakaret kalmadı, lügatler bile artık kifayet etmiyor kızgınlığımı ifadeye.” 

İç sesi: “Hakaret, muhatabından çok, söyleyeni tarif eder. Düşmanlaştırdığın, şeytanlaştırmak için elinden geleni yaptığın insanlar senden ve çevrendekilerden çok farklı. O’na gelince, görmüyor musun, hiçbir yere bakmadan, çok doğal konuşuyor. O ve izinden gidenler, ne söyleseler içlerinden, yüreklerinden geliyor. Yalana tenezzül etmiyorlar. Kulluğun esası olan acz-u fakr, tevazu, mahviyet ve hacâletten bir an bile taviz vermiyorlar. Hala anlamıyor musun, insanın eli, kolu, kalbi, beyni ne kadar doğalsa, dili de, hal dili de o kadar doğal. Sense, inandığın değerler adına dilinle söylediklerini, hal dilinle yalanlıyorsun. Kaldı ki, basbayağı yalan söylüyorsun.”

Şahıs 1, içindeki sese: ‘Bana onlardan, o haşhaşilerden, onların faziletlerinden bahsetme... Onlara su bile vermeyeceğim. Onlar benim dünyamı mahvettiler, ben de onları mahvedeceğim, köklerini kazıyacağım.”   

İç sesi: “Dünya sultanı da olsan, O’na duyulan sevgi, sadakat ve vefanın onda birine kavuşamayacağını biliyorsun. Kıskandığın için daha da hırslanıyorsun. Haset aklını aldı, hezeyanlara kapılman da bu yüzden. Haset öyle bir marazdır ki, kıskanılan kişiye zarar vermez. Kıskançlık, kıskanılandan daha çok kıskananın işini bitirir. Başkalarında gördüğün güzelliklerden, ilahi lütuflardan rahatsız oldukça, kinle, nefretle doluyorsun. Sadece kendi hayatını değil, ailenin, seni sevenlerin hayatını da çekilmez bir azaba çevirdin. Çekememezlik hissin düşünce ve hissiyat ufkunu kapladı. Bütün iyiliklere, güzelliklere sövüp sayan saldırgan bir adamsın artık. Hayalin kirlendikçe, tasavvurların da bozuldu. Kendine ait olmayan her güzelliğe çirkinlik diyorsun. Yüzlerce yere şikayetler ilettin, ama  kayadan toz kaldıramadın... Gücünü değerleri yükseltmek için sarf edeceğine, onların başarılarını karalamak, küçük göstermek ve tahrip etmek için kullanıyorsun. Düşmanını yakmak için tutuşturduğun ateş içten içe, cayır cayır seni yakıyor. Onları küçük düşüreyim diye çırpınıp durdukça, küçük düşen oluyorsun. İyilikler ve güzellikler, senin demenle çirkinleşmiyor. Kazanma kuşağında kaybeden bir zavallısın. Onlara zindan projeleri hazırladın, başardın da, ama koskoca dünyayı kendine zindan ettin. Manevî hayatının nurlarını söndürdün. En sadık kapı kullarını dahi kırıp geçiriyorsun. Mukaddeslere saygısızlık yapanları affediyorsun, ama şahsına hürmet, tâzim, ihtiram ve saygıda kusur ettiğini düşündüklerine yapmadığını bırakmayan sen değil misin? 

Şahıs 1, içindeki sesi bastırmak için yeniden Şahıs 2 ve Şahıs 3’e’ye döner: “Kitleler benimle değil mi?”

Şahıs 2: “Efendim, söyledim ya, onlar neyin doğru neyin yanlış olduğunu değil, sizi benimsediler. Hem ‘Emirül Müminin’ iddianız yanlışsa, bunu sizin benden çok daha iyi bilmeniz gerekir, çünkü onu herkesten önce siz kendiniz benimsediniz. Ama bana kalırsa, yayınlattığımız haberler, her zaman doğrudan daha kolay benimseniyor. Çünkü kudretiniz, sayesinde, yalan daha kolay, daha yaygın ve her yere hakim. Bir düşünün, Türkiye’de siyasi düzen bilgisizlik üzerine kurulmuş. Bugün doğru bilgiden en çok kanaat önderleri korkuyor. Zira, doğruları doğru olarak görüp söyleyen insanların çevresinin çabucak nasıl boşaldığını, kapı önüne nasıl konduklarını herkes görüyor.!”

Şahıs 1: “Kardeşim, ne demek istiyorsun? İnsanlar beni söylediklerimin doğru olmadığını bildikleri halde mi destekliyorlar? 

Şahıs 3: “Siz, herkesin özlemini duyduğu doğrunun kendini değil, umudunu, gizemini temsil ettiniz. Bir de, hayat hikayenizin, kişiliğinizin çekiciliği vardı. İnsanlar, ideallerindeki yüceliği, doğruluğu ve güzelliği sizde buldu...”

İç sesi yeniden başladı: “Elbette seni rahatlatmak için konuşacaklar. Zaten aksini söyleseler bir dakika yanında tutmazsın.. Senin yalnız iddian değil, kimliğin de kuşkulu, nerden geldiğin belli ama nerede durduğun ve nereye gittiğini artık sen de bilmiyorsun. Akıbetin meçhul....”

Yüzündeki ifadesi yine dondu. Uzun bir süre sustu. 

İç sesine döndü: “Peki benim durumum ne olacak?”

İç sesi: “Senin durumun başlangıçta durumların en güzeliydi. Bir milletin umudu olmuştun, millet sende kendini bulmuştu. Ama bunca yıl yaptıklarınla, tüm değerleri alt üst ettin. Sen, kendine ettin. Dünyada elde etmek isteyip de ulaşamadığın makam kalmadı, ama sen bunca masum insanın sandığı, ama her şeyden öte kendi düşündüğün adam da değilsin. Gerçekten öyle olmaktansa, hep gerçekten öyleymiş gibi görünmeyi seçtin.. Koskoca ulvi bir davayı feda ettin.”

Şahıs 1 iç sesine: “Peki, bu kitleler, bunca mütedeyyin insanlar neden beni bu kadar yücelttiler ki? Biliyorum, samimi olmayanlar, güç yalakaları, maddiyat tacirleri etrafımda pervane oldu. Kimse yalanlarımı yüzüme vurmadı. Kötülüklerden sakındırmaya çalışmadı. Benim hayatım yalansa, bana gözü kapalı destek verenlerin de payı yok mu bunda? Benim en güçlü yanım dava adamı bilinmekti, ama bir süre sonra beni davanın kendisi sananların hiç mi günahı yok?” 

İç Sesi: “Onların durumunu en güzel Namık Kemal açıklıyor: 
"Muîni zâlimin dünyada erbâb-ı denâettir, 
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bîinsâfa hizmetten."

Ama sen, o kadar büyük yalan ve iftiralar ortaya attın ki, zemin küfür ve ilhada müsait hale geldi. Bazı mümin gönüller ise, kaba kuvvet korkusundan sindi. İnsanlar yanlışı doğruya, bilgisizliği bilgiye yeğler hale geldi. Öylesine yalana gömüldün ki, öyle bir tutkuyla iftiralara sarıldın ki, kendin bile kendi sözlerine inanmazken, yalanı sürdürmekten başka bir çaren kalmadı. Sana en içten davrandığını düşündüğün insanlar bile gizli bir hesap içinde yalanlarına ortak oldular. Yücelttikleri kişinin, kendi düzeylerine yakın olmasından hoşnutlar belki de. Bu ülkenin insanları belki hiçbir zaman böylesine umutsuz olmadılar. Umut bağlayacakları hiçbir şey bırakmadın.!” 
  
Şahıs 2, Şahıs 1’in tekrar düşüncelere dalıp gittiğini görünce yeniden devreye girer: “Efendim, çok düşüncelisiniz. Ama sakın endişelenmeyin, her zorluğu aşarsınız...

Ha bu arada atadığınız egosu şişkin müdür de, ufaktan ufaktan kendi kadrolarını kurmaya çalışıyor. Etrafta, ‘Benim yolsuzluğum yok, veremeyecek hesabım da yok, yukarıdakinin kahrına bir dava uğruna katlanıyorum’ diyormuş.

Şahıs 1: “Bu davanın sahibi benim. O kim oluyor ki... Bulunduğu yere ben getirdim, ben verdim, ben alırım, istediğim anda azlederim. Ben olmasam bunlar hiçbir şey yapamazlar. Halk beni seviyor, ben istediğim için onları destekliyor. Onlar yatıp kalkıp bana dua etsinler, medyun olsunlar. Onların bir vazifesi varsa, vazifeli olan bana hizmet etmektir. Sır küpüyle kurduğu tezgahı daha unutmadım. Aklınca siyasette güç temerküz edeceklerdi. Ama bu vefasızlığın hesabını sormayacak mıyım sanıyorlar?”
 
SOHBETİ CANAN*: 
“Mütekebbirin hiçbir fikri, hiçbir işi, hiçbir tavrı normal değildir... Sürekli fâikiyet mülâhazalarıyla oturur-kalkar. Onun evi mutlaka lüks, arabası son model, yalısı tam deniz kenarında ve rıhtımda da yatı olmalıdır. Aslında bütün bunlar onu zavallı bir lüks, bir fantezi tutsağı hâline getirmiştir ama, o bunun farkında bile değildir; farkında değildir ve kibrini, gururunu okşayan bu şeylere ulaşma uğrunda ölür ölür dirilir; akla-hayale gelmedik sefilliklere girer; yerinde zulmeder, can yakar, hânümanlar yıkar, dahası bütün bu çılgınlıklarını 'ahvâl-i âdiye'den hâdiselermiş gibi görür.

Mütekebbirler arasında Karun gibi servetle büyüklük taslayıp "Bu imkânlara ben ilmim ve irfanım sayesinde kavuştum." (Kasas Sûresi, 28/78) diyen, sonra da yerin dibine batırılanlar olduğu gibi, İblis edasıyla, "Ben ondan hayırlıyım.." (A'raf Sûresi, 7/12)... hezeyanına girenler de olmuştur. 

Eski çağların Firavun ve Nemrut... gibi tiranları, modern devirlerin Lenin, Stalin, Hitler, Mussolini... gibi zorbaları ve 'Ben yarattım, ben yaptım, her şey bizim eserimiz...' türünden sözlerle çılgınlıklarını haykırıp duranlar hiçbir dönemde eksik olmamışlardır... Bunların hemen hepsinin ortak yanı, kendilerini olağanüstü varlıklar ve çevrelerindeki kimseleri de sıradan yaratıklar görmenin yanında, başkalarına ait fazilet ve meziyetlere tahammül edememe, bütün iyilikleri ve güzellikleri kendilerinden bilme, her türlü kötülüğü ve olumsuzluğu da mümkünse halâyık saydıkları kimselere fatura etme gibi bir gayretlerinin bulunmasıdır. Bunlar, şöyle-böyle tasarruf daireleri içinde meydana gelen her güzel şeyin kendilerine mal edilmesini isterler; başkalarının eliyle ortaya konan olumlu işleri de ya gasp edilmiş hakları gibi görür, kendilerine mal etme yollarını araştırırlar ya da ciddî bir kıskançlık hissiyle en nadide şeyleri dahi çirkin göstermeye çalışırlar. Ülkeyi alıp ilerilere götürme, toplumu çağın en seviyeli milleti hâline getirme, insanların ufkunu açıp yaşadıkları asrı iyi okumalarını sağlama, hatta topluma çağ atlatıp onu bütün milletlerin önüne geçirme gibi çok önemli ve hayatî hizmetleri, şayet kendileri o işin içinde yok iseler, mel'un sayarlar; lânet okurlar olup bitenlere ve bu önemli faaliyetlerin kahramanlarına.

Bu marazî ruh haletinin arkasında...bazen saf yığınların ölçüsüz takdir ve şımartması, bazen güç ve kuvveti elinde bulundurma, bazen de siyasî, içtimaî ve idarî statü farklılığı... gibi şeyler bulunmaktadır. Bu tür hastalar, şayet iyi bir eğitim ve rehabilitasyonla gerçek insanî değerlere, kalb ve ruh ufkuna yönlendirilmezlerse, toplum içindeki konumları ve kültür ortamları itibarıyla bazılarının Firavunlaşması, bazılarının Nemrutlaşması, bazılarının Karunlaşması, bazılarının da Mehdilik ya da Mesihlik iddialarına kalkışması kaçınılmaz olur. 

Görmezler hakikati.. doğru okuyamazlar gördükleri şeyleri.. yanlıştır bakış zaviyeleri.. çarpıktır değerlendirmeleri. Çünkü onlar küstahlaşmış ve Zât-ı Ulûhiyet'e mahsus büyüklüğü 'kibir' unvanıyla O'nunla paylaşmaya kalkışmışlardır. O da, "Dünyada büyüklük taslayanlara, âyet ve işaretlerimi doğru okuyup doğru anlama imkânını vermem." (A'raf Sûresi, 7/146) fermanı gereğince onları korkunç bir mahrumiyete mahkûm etmiştir... Kur'ân âyetlerinin ışığında bu türden lânetlenmiş daha pek çok tiran zikredilebilir... Bu tür bahtsızlardan şimdiye kadar iflâh olan görülmemiştir. Aksine hayatını kibir ve gurur zeminine bina edenlerin âkıbetleri hep küfürle noktalanmıştır.

Kur'ân-ı Kerim'in, "Allah, mütekebbir ve kaba kuvvet temsilcisi cebbarların kalbini işte böyle mühürler." (Mü'min Sûresi, 40 /35) fermanı konuyla alâkalı ne ürpertici bir tehdittir..!”


Şahıs 1, derin derin içini çekti..
“Benim sonum geldi” diye mırıldandı. 
 


*Sızıntı/Ağustos 2005/Kibir/Başyazı

YAZARIN SON YAZILARI