Azrail Türkçe Konuşur mu?

Harun Tokak
Yayınlanma Pazar, 1 Şubat 2026

Azrail Türkçe Konuşur mu?
Yoğun bir şekilde yağan kar, ağaçların dallarında hayranlık uyandıran görüntüler oluşturmuştu. Pencerenin altındaki kalorifer petekleri, dışarıdaki dondurucu soğuğa direniyordu. Boyası yer yer dökülmüş beyaz radyatörün üzerine, kardan ıslanmış eldivenler ve bir yün bere serilmişti. Peteğin sıcaklığı, odadaki havanın ağırlığını artırırken ocaktaki çaydanlıktan yükselen buhar ortama tatlı bir ahenk katıyordu.
Kırklı yaşlarında görünen Salih Bey, bu mütevazı odada tek başına yaşıyordu. Mahzun ama vakur bir duruşu vardı. Birkaç kadim dost o akşam mülteci kampındaki bu odada bir araya gelmişti.
Salih Bey:
“Eşim ve dört çocuğum Türkiye’de. İki oğlum hafızlık yapıyor. Buraya gelirlerse hafızlıkları yarım kalır diye korkuyorum. Bundan dolayı biraz daha orada kalsınlar istiyorum” dedi ve devam etti:
“Babam bir işçi maaşıyla kardeşlerimin hepsini okuttu. Ağabeyim, ablam ilahiyat okudular.
Ben İmam-Hatip lisesinden sonra bilgisayar mühendisliği okudum. Hizmet’i ve Hocaefendi’yi ağabeyim vesilesiyle tanıdım. Ağabeyim daha ortaokuldayken Hizmet evlerine gidip geliyordu.
Bir gün eve Hocaefendi’nin bir kasetini getirdi. Ben o zaman ilkokuldaydım. Dinledim, hayran oldum. O günden sonra Hocaefendi’ye karşı içimde bir sevgi oluştu. Ağabeyimle birlikte sohbetlere gidip gelmeye başladım.
Erzurum’da üniversite okurken bir gün yurt dışına gidecek olan son sınıfların programına katıldım. İçimde zaten bir yurt dışına gitme arzusu vardı ama o gün gördüklerim karşısında o arzu bir sevdaya dönüştü.
Daha önce hiç adını bile duymadığı ülkelere tayini çıkan arkadaşlar sevinçten ağlıyor, sarılarak birbirlerini kutluyor ve ‘Çok şükür bana da hicret nasip olacak’ diyorlardı.
Bu nasıl bir sevda, bu nasıl bir aşktı?
2006 yılında benim tayinim de Afganistan’a çıktı.
İlk defa uçağa binecektim. Ben böyle Lufthansa gibi bir uçak bekliyordum.
İstanbul Havaalanının en ucunda üzerinde Afgan Havayolları yazan, her tarafı yamalı bir uçağa bindim. Şok olmuştum.
Kabil Havaalanına indiğimde ikinci bir şok yaşadım. Havaalanı depo gibi bir yerdi. Binaların her tarafı kurşun yarası, delik deşikti.
Beni Özbeklerin yoğun olduğu Şibirgan’a gönderdiler.
Afganistan şimdi olduğu gibi o günlerde de tam bir savaş çöplüğüydü. Her taraf parçalanmış tanklar, uçaklar, helikopterler, mermi kovanları ile doluydu. Toprak altındaki binlerce mayın hayata kurulmuş ölüm pusularıydı.
Sadece Rusya'nın Afganistan'da bıraktığı askeri malzeme neredeyse Türkiye'nin hâlihazırdaki askerî gücüne denkti.
Afganistan’da en çok karşılaştığımız şey ölümdü.
Neredeyse her sokak başında gördüğüm, bedenin bir parçası olmuş tahta bacakla dolaşan, hayata tutunmaya çalışan kadınların, erkeklerin, çocukların ızdırap dolu halleri, ziyadesi ile yaralıyordu yüreğimi.
Mermi izlerinin delik deşik ettiği duvarların diplerinde umutsuzca, öylece duran, arkadaşlarının oynadığı oyunlara katılamayan o yoksul çocukların çaresizliği karşısında kirpiklerimde irileşen damlalara engel olamıyordum.
Savaşın acılarını en çok da çocuklar çekiyordu.
Minik göğüslerinde dağlar gibi acılar taşıyan bu yavruların sırtlarındaki yırtık pırtık gömlekler, bir elbiseden ziyade yaşanan acıların resmiydi.
Bizden öncekiler çok zorluk yaşamışlar. Aileler şehrin farklı mahallelerinde kalıyorlarmış. Sonraları okulun yanına yapılan lojmanlarda kalmaya başlamışlar. Biz o döneme denk geldik. Patlamalar olunca ablalar bir evde toplanıyor, birbirine teselli olmaya çalışıyorlardı. Çocuklar korkuyordu tabii.
Bazen çatışanlar bizim lojmanları ve okulları siper alıyordu. O zaman biz de hedefte oluyorduk. Oturduğumuz evin camlarında kurşun izleri mevcuttu. Geceleyin sabah namazına bomba sesiyle uyanıyorduk.
En şiddetli patlamalarda bile eşim sükûnetini koruyan eşim Reyhane Hanım bütün olumsuzluklara rağmen oraları çok sevmişti.
Lakin 15 Temmuz'dan sonra durum değişti. BM 'Biz sizi koruyamayız' dedi ve çıkmak zorunda kaldık.
Basından da görmüşsünüzdür, bazı arkadaşlarımız birer cani gibi kaçırıldılar.
‘Yıllardan beri yurt dışındayız, hakkımızda bir şey yoktur’ diyerek Türkiye’ye dönmeye karar verdik.
İstanbul Havaalanına iner inmez polis pasaportlarımıza el koydu. Neyse ki bıraktılar.
Daha sonra eşimin doğumu için hastaneye giderken arabayı durduran polis beni tutukladı.
Hâkim tutuksuz yargılama verdi.
Hiçbir şeyin garantisi yoktu. Artık kendi ülkem bizim için yaşanılır olmaktan çıkmıştı. Meriç’ten geçerek geldim buralara.
Geldim ama gönlüm hâlâ Afganistan’da.
Ölümün köşe bucak kol gezdiği o yerlerde kendi kendime söz vermiştim.
Hiçbir şeye takılmayacağım. Bütün zorluklara tahammül edeceğim.
Mesela yemeklere alışamazsam üzüm ekmek yerim.
Elektrik yoksa ki yoktu, mumla idare ederim.
Tabii her taraf çöp yığınları, elektrik yok, sürekli patlama sesleri…
Bir yandan da dua ediyordum: ‘Allah’ım buraları bize sevdir. Ölünceye kadar buralarda kalalım.’
Oralara karşı içime bir sevgi yerleşmişti. Şu anda da çok seviyorum.
İlk fırsatta dönmeyi düşünüyorum.
Öğretmen arkadaşlarımızın hepsi idealist insanlardı. Türkiye’nin baskısıyla okullarımız elimizden alınınca hepsi başka ülkelere gittiler.
Hele bir Ramazan Öğretmenimiz vardı ki onu hiç unutamıyorum.
Çok güzel bir insandı.
Ortadan ikiye ayırdığı siyah saçlar, şefkatle bakan siyah gözler, güneş kavruğu esmer yüz, yiğitlere has duruşu vardı.
Asil bir Anadolu delikanlısıydı.
Bazı yazlar memleketine gitmeyerek yoksulluğun kıskacındaki anne-babasına para göndermeye çalışıyordu.
Birgün babasının vefat haberini aldı. Üç gün sonra ancak ulaşabilmişti köyüne.
Oğlu gelecek diye bekletmişler babasının cenazesini.
2008'in soğuk bir kış günü Sonsuzluğun Sahibine yürüyen anasını ise hiç göremedi.
Gurbet böyle bir şeydi.
Ramazan Öğretmen, öğrencilerini bir öğretmenden ziyade bir ağabey gibi seven, yüreği merhamet dolu bir insandı.
2005’te Afganistan’da yılın öğretmeni seçilmişti.
Yılın öğretmeni olmasında öğretmenliğinin yanında bir öğrencisinin yaşadığı elim olayda gösterdiği kahramanlığı etkili olmuştur.
Bir sonbahar günü, öğrencileriyle Hindukuş Dağları'nın eteklerindeki bir köye pikniğe gidiyorlar.
1950 Anadolu'sunun köylerini andıran toprak damlı evlerden müteşekkil mütevazı bir köyün yakınında sık ağaçlı bir yerde piknik yapmaya karar veriyorlar.
Ramazan Öğretmen, öğrencilerine ‘Sakın buralardan ayrılmayın’ diye tembih ederek yemek hazırlığına koyuluyor. Her taraf mayın döşelidir. Sanki içine bir şeyler doğmuş gibidir.
Çok geçmeden Hindukuş Dağları'nda yankılanan korkunç bir patlama, Ramazan Öğretmenin yüreğini yerinden oynatıyor. Yemek hazırlığını bırakarak koşuyor.
Köyün dışındaki yüksek bir tepenin üzerinde telaşlı bir şekilde bekleşen köylüleri görüyor. Sonra ‘Hocam kurtarın, Cavit mayına bastı!’ diyerek ağlaşan öğrencilerinin feryadını duyuyor. Köylüler hep birden Ramazan Öğretmeni engellemeye çalışıyor:
‘Aman hocam! Oralar çok tehlikelidir, sakın gitmeyin, asker gelsin kurtarsın!’
Bu arada çocukların babaları da geliyor ama ne kendileri o tepeye çıkmaya cesaret ediyor ne de Ramazan Öğretmeni bırakıyorlar.
Babalarının ağlayışlarına, öğrencilerinin bağırışlarına dayanamayan Ramazan Öğretmen, tepeye doğru koşmaya başlıyor.
Bir ölüm tırmanışıdır bu.
Tepeye vardığında gördüğü manzara korkunçtur.
Cavit büyükçe bir kayanın üzerinde, kopan bacağını tutmuş, şok vaziyetinde öylece oturmaktadır.
Sağ bacağı, dizinin altından kopmuş; sol bacağının arkası da dizinden topuğuna kadar parçalanmış haldeydi.
Ramazan Öğretmen gömleğini yırtıyor ve Cavit’in dizlerinin üzerinden bağlıyor.
Cephede bir Mehmet'in bir başka Mehmet'i sırtlanması gibi sırtlıyor öğrencisini ve basamak basamak yükselen kayalardan atlayarak tepeden indiriyor.
Hastanede Cavit'i acil ameliyata alıyorlar.
Cavit'in diğer ayağını da kesmeye karar verirlerse de kısa sürede iyileşmeye başlaması, doktorları hayretler içerisinde bırakıyor ve bunu araştırma konusu yapmaya karar veriyorlar.
Cavit’in ‘Rabbim iki ayak vermişti, birini geri aldı; bundan sonra lütfettiği bu tek ayakla devam edeceğiz’ diyerek sürekli şükretmesi, Ramazan Öğretmenin onu bir başka sevmesini haklı çıkarıyor.
Cavit o hazin sahneyi şöyle anlatıyor:
“Ayaklarım kopmuş, her tarafım kan revandı. 'Herhalde Azrail geldi' diye düşündüm. Bildiğim duaları okumaya başladım. Sonra karşımda Ramazan Öğretmenimi gördüm. Aklıma hemen onun sözü geldi:
'Azrail, insanın en sevdiği kimse suretinde gelir.'
‘Demek ki Azrail, hocamın suretinde geliyor’ dedim içimden.
Ama bir tuhaflık vardı...
‘Azrail Türkçe konuşur mu?’ diye geçirdim aklımdan
İşte o zaman anladım.
Gelen Ramazan Öğretmenimdi.”
YAZARIN SON YAZILARI

Yüzlerce milyonluk sır! Yarış atları firarda mı? Ç...

ABD'li yargıçtan çok konuşulacak karar: Filistinli...

Altın'daki duraklama sürecek mi? Gözler bu akşam y...

Numan Kurtulmuş'a göre 4200 PKK'lının tahliye edil...

10 yıldır tek kişilik hücrede tutulan Ali Ünal içi...


