Mutfaktaki Profesör

Mutfaktaki Profesör

MUTFAKTAKİ PROFESÖR

Onu ilk gördüğümde, bir restoranın mutfağında bulaşık yıkıyordu.

Parmakları, porselenlerin üzerinde bir sanatçının sazın telleri üzerindeki maharetiyle geziniyor; bulaşık yıkamıyor, adeta dilsiz bir şiir terennüm ediyordu.

Hayretler içindeydim; bir mutfak tezgâhı, böylesine bir adanmışlığa ve içtenliğe hiç şahitlik etmiş miydi? Yüzündeki o safiyet ve hareketlerindeki o duru samimiyet, onun bir gül bahçesinden kopup da kazara bu isli mekâna düşmüş bir gök sakini olduğu hissini uyandırıyordu.

Varlığımı hissettiği an bakışlarını bana çevirdi;

Buyurun, bir arzunuz mu vardı?” dedi.

Sesi, bir billur kadehin kırılmasından korkar gibi titiz ve nazikti.

Yok,” diyebildim. “sadece sizi görmeye geldim.”

Tezgâhın üzerindeki son işlerini bir ayin titizliğiyle toparlarken, “Az bir işim kaldı.”dedi. Siz lütfen oturun, ben hemen geliyorum.

Az ötedeki masaya geçip beklemeye koyuldum. Mutfaktaki tabakların çınlaması, suyun o bitmek bilmeyen şırıltısı, sanki görünmez bir orkestranın elinde muazzam bir senfoniye dönüşmüştü. Çok geçmeden yanıma geldi, ellerini önlüğüne usulca silip karşımda bir tevazu abidesi gibi oturdu.

Adım Selman…” dedi. “Profesör Selman.”

Biliyorum.” dedim. “Bir ortak dostumuz anlattı sizi.”

Büyük bir vakarla gülümsedi: “Burada kader birliği ettiğimiz dostlarımız var. Kimi dün kürsüsünde öğretmendi, kimi masasında iş adamı... Şimdilik rızkımızı buradan devşiriyoruz. Dil öğreniyoruz; bir gün elbet asıl mesleklerimize, o şifalı ellere geri döneriz.”

Şaşkınlığım katlanmıştı:

Şifa dağıtmaya alışkın ellerin bulaşık yıkması zor olmuyor mu?” dedim.

Gözlerinde en ufak bir gölge belirmeden konuştu;

İnsan davası için değil bir restoranın gerekirse bütün dünyanın bulaşıklarını yıkar.”

Sözün bittiği yerdi.

Gözlerinde ne bir mahcubiyetin izi vardı ne de sitemin burukluğu. Sadece uçsuz bucaksız bir deniz dinginliği...

Bakışları, mutfağın dar duvarlarını aşıp binlerce kilometre öteye, belki de zamanın tozlu sayfalarına demir attı. Sesi, dindirilmiş bir fırtınanın ardından gelen o dingin uğultuyu andırıyordu:

Hayat bazen,” dedi. “ansızın kopan bir kasırgaya benzer. Bir bakarsınız rüzgâr köklerinizi topraktan sökmüş, yağmurlar bildiğiniz tüm yolları haritadan silmiş. Hayat kolay vermez insana. Ondan beklediklerimizden ziyade onun bizden beklediklerinden ibarettir hayat.”

Türkiye’de tıp kürsülerinde şifa dağıtan hekimler yetiştirirken, bir sabah vatanında 'yabancı', kendi toprağında 'terörist' ilan edilişinin hikâyesini anlatmaya başladı. Sesi titremiyordu. Acı, onun ruhunda çoktan asil bir kabullenişe evrilmişti. Sanki kendi hazin hikâyesini değil de uzak bir tarihin tozlu kroniklerini okuyordu.

Kökleri hoyratça sökülen bir çınara döndüm.” dedi. “Üniversite koridorlarında, laboratuvarların kutsal sessizliğinde insanlığa nefes olmaya çalışırken; uluslararası kürsülerde ismimiz yankılanırken bir anda kapılar yüzümüze kapandı. Mesleğim, emeğim, evlatlarımın geleceği bir çırpıda elimizden alındı.”

Önündeki su bardağına bakarken, o berrak suda geçmişin kırık aynalarını seyreder gibiydi.

Eşime “Gidiyoruz.” dedim.

Nereye?”

Bilmiyorum... Ama bildiğim tek şey; artık bu zulüm kokan iklimde bir nefes dahi kalamayacağımızdır.”

İşkencehanelerin soğuk gölgesinden kaçmak için bir ömrü, hatıraları ve vatan toprağını geride bırakıp meçhul ufuklara yelken açışlarını anlattı. Heybelerinde sadece o sarsılmaz hakikat vardı:

Allah bize yeter, O ne güzel vekîldir!”

Ne bir aşina yüz ne garantilenmiş bir iş ne de başlarını sokacakları bir çatı...

Gurbetin soğuğunda karşılarına çıkan, "Hizmet edenin hizmetçisiyim." diyen o gönül insanından, Mehmet Bey’den bahsetti. Bir lokma ekmeğin, bir sıcak yuvanın ve bu mütevazı mutfaktaki işin, aslında birer lütuf olduğunu fısıldadı.

Doktorluktan sonra bu iş ağır gelmiyor mu?” diye tekrar sorduğumda, yüzündeki o mütevekkil tebessüm yeniden çiçek açtı:

İnsan, davası uğruna her çileyi bir şeref madalyası gibi taşımalı. Bulaşık yıkamak nedir ki? Elbet bir gün bu eller yeniden yaralara merhem olacak, kalplere şifa dağıtacak. O gün gelene dek bu eller gerekirse yer de siler, bulaşık da yıkar. Çünkü mühim olan elin neyle meşgul olduğu değil, kalbin kimin için vurduğudur.

O günden sonra Doktor Selman Bey ile sık sık görüşmeye başladık.

Doktor Selman ile dostluğumuz, mutfağın buharlı havasından hayatın serin sabahlarına doğru filizlendi. O, geceyi gündüze katarak bulunduğu ülkenin dilini öğrendi. Her yeni kelime, haksızlıkla yıkılan bir kimliğin yerine konan sağlam bir tuğlaydı; her cümle, istikbale kurulan bir köprü... Onun için dil öğrenmek sadece iletişim kurmak değil, umudu yeniden tarif etmekti.

Bir gün, uzak bir beldedeki bir üniversite hastanesinden gelen davet, sadece bir iş teklifi değil, bir "dirilişin muştusu" idi. Bu haberi bana verirken gözlerinde çakan o parıltı, sadece şahsi bir sevincin değil, koca bir mazlumiyetin kader çizgisiydi sanki.

Ulu bir çınar öz yurdundan, o kadim toprağından hoyratça sökülmüştü; lakin gurbetin toprağı onu kucaklamaya, bağrına basmaya hazırdı. Ruhunda yankılanan o kutsi seda, her adımına rehberlik ediyordu:

Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek pek çok yer de bulur, bolluk ve genişlik de...” (Nisâ, 100)

Bu hakikat, köklerinden koparılan o çınarın yabancı topraklarda nasıl yeşereceğinin gizli kimyasıydı. Hicret; bir kaçışın hüzünlü adı değil, Allah’a doğru atılan bir "diriliş adımı" idi. Bırakılan vatan, terkedilen ev ve elinden alınan meslek; yerini sonsuz bir rahmetin sıcaklığına bırakıyordu. Onlar bilinmezliğe doğru yelken açarken heybelerinde sadece eşyalarını değil, en saf dualarını ve sönmez ümitlerini taşımışlardı.

Zaman, sabrın ve sadakatin en sadık şahidi oldu. Dr. Selman, artık saygın bir üniversitenin kürsüsünde, ilmin aydınlığında talebeler yetiştiriyordu. Laboratuvarının başköşesinde, o fırtınalı günlerden süzülüp gelen bir hat levhası asılıydı. Gözü ne zaman yorulsa, ruhu ne zaman daralsa o ilahi söze sığınıyordu:

Elbette zorlukla beraber bir kolaylık vardır!"

Çok geçmeden, o mutfakta bulaşık yıkayan "melek yüzlü profesör", fakültenin bölüm başkanı olarak ilim dünyasına yön vermeye başladı. Bulaşık yıkayan eller bu kez tabaklara değil; insanlığın geleceğini şekillendiren mikroskop camlarına ve şifa bekleyen kalplere...

Masasının üzerinde ne profesörlük unvanı ne de kazandığı ödüller vardı; yalnızca o ilk günkü beyaz önlüğü kadar temiz bir sükûnet...

Suyun şırıltısı, tabakların ahengi ve bir derviş sabrıyla bulaşık yıkayan o eller... Şimdilerde o eller, laboratuvarda insanlığın kederine merhem olacak formüller yazıyordu. Ancak biliyordum ki; o elleri değerli kılan ne tuttuğu mikroskop ne de yıkadığı porselendi. Onu değerli kılan, her iki halde de değişmeyen o "eğilmeyen gönül" idi.

O gün mutfakta, "İnsan davası için bütün dünyayı süpürür." diyen adam, bugün dünyayı ilmiyle aydınlatıyordu.

Dr. Selman’ın evladı, tıpkı babası gibi kaderin fırtınalarıyla yoğrulmuş arkadaşlarıyla birlikte bilimsel bir proje geliştirdi.

Eyalet genelinde iki bin kişinin yarıştığı o büyük meydanda, bu mağdur ama mağrur gençlerin projesi bir güneş gibi doğarak birincilik kürsüsüne yerleşti. Bu başarı, sadece maddi bir ferahlığın kapısı değil; bir ailenin küllerinden doğuş hikayesinin en altın sayfası, hayata tutunma azminin en gür nidasıydı.

Tören alanında, genç fidan belediye başkanının elinden ödülünü alırken gözlerim Dr. Selman’a takıldı. O an, onun bakışlarında binlerce kilometre ötedeki zulüm ikliminde filizlenmeye çalışan bir umudun, gurbet toprağında devasa bir meyveye duruşunu gördüm. Gözlerindeki o vakar dolu gurur, yıllardır içinde sakladığı fırtınaları dindirmiş, yerine bir şafak aydınlığı bırakmıştı.

Vatanlarından koparıldıkları o kara günden beri yaşadıkları en büyük bayramdı bu. Uzun, kaskatı ve amansız bir kışın ardından gelen ilk cemre, yüreklerine umut, bakışlarına fer olmuştu.

İşte tam o noktada, baba ve oğul birbirlerine sarıldılar. Bu sarılış; onca fırtınaya, ayaza ve fırtınalara göğüs germiş koca bir çınar ile istikbale yüzünü dönmüş körpe bir fidanın kucaklaşmasıydı. Kalın ve yorgun dallar, ince ve taze sürgünleri sarmalıyor; toprağın derinliklerindeki o kadim kökler, yeni filizlere can suyu veriyordu.

O an kalbimde bir şeylerin çözüldüğünü hissettim: Nice zamandır boynu bükük, yaprağı solgun duran o mahzun çiçekler, şimdi bir zafer narası atıyordu. Anladım ki, zulmün kara kışı ne kadar karanlık ve uzun sürerse sürsün, rahmetin mukaddes takvimi asla şaşmıyordu.

Vakit tamam olmuştu; sürgün bahçesindeki dallar artık bahara durmuştu.

Anladım ki; vatan sadece üzerine doğduğumuz toprak parçası değil, onurumuzu ve inancımızı sığdırdığımız o sarsılmaz kalbimizmiş. Zulüm kışı, çiçekleri soldurabilir ama kökü derinde olan çınarları yıkmaya gücü yetmezmiş.

Dr. Selman ve evlatları gibi binlerce sürgün fidan, artık bu yeni toprakta kendi iyilik ormanlarını kuruyordu.

Ve kış rüzgarları o kadim hakikat fısıldıyordu:

Gece, yıldızları saklamak için değil; onları daha görünür kılmak için karartır göğü.



YAZARIN SON YAZILARI