Yeise izin yok

İnsan olup da derdi, tasası, gamı olmayan var mıdır? Çok az istisnayı bir kenara bırakacak olursak cevabımız, “Elbette yoktur.” olacaktır. Dert ve ızdırabın zaman zaman insanı etkisi altına aldığı, onda birtakım kalbî, ruhî ve psikolojik olumsuzluklar meydana getirdiği de muhakkaktır. İşte problemlerden kaynaklanan bu ruhî ve psikolojik olumsuz sonuçlardan biri de yeistir. Yani hayat yolculuğunda karşılaştığımız engeller karşısında içimizde oluşan başarısızlık duygusu, çöküş psikolojisi ve ümidini kaybetme hâlidir.
Üstad Bediüzzaman (ra), Mesnevî-i Nuriye’nin Katre Risalesi’nde yeisi dört önemli hastalıktan biri olarak ifade ediyor ve onu birinci sırada zikrediyor. Sanki yeis, bu dört hastalığın içerisinde en önemlisi, en baştaki faktör gibidir.
Yeis öncelikle şahsi kulluk hayatımızda, günahlar altında ezilmek ve rahmet-i ilahiyeden ümidini keserek Allah’tan uzaklaşma hissinin insanda ağır basması şeklinde tezahür eder.
İkinci olarak şahsi ahvalde, işlerimizde; yani mesleki iş hayatımızda, kariyer çalışmalarımızda, hastalık, dert, tasa ve problemler karşısında görülür.
Üçüncü olarak yeis, sosyal ve içtimai meselelerde de müşahede edilir. Yani her çeşidinden bir sivil toplum hareketinde de ümitsizlik görülebilir.
Öncelikle, şahsi günahlarımız karşısında, şeytandan gelen “Sen günahkârsın, tövben kabul olmaz. Sen nasıl müminsin ki bu günahları işliyorsun? Senden mümin, Müslüman olmaz. Senin kalbin bozulmuş; aklından, hayalinden hiç de imana ve mümine yakışmayacak kötü düşünceler, hayaller geçiriyorsun…” gibi vesveseler, her müminde az ya da çok vaki olabilmektedir. Bunun ilacı bellidir: “De ki: Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Zümer Sûresi, 39/53) ayeti, hepimiz için sadra şifa bir beyandır. Şeytanın bizi inandırmaya çalıştığı vesveselere önem verilirse bunlar kalpte manevi bir hastalığa dönüşebilir; vicdandaki nokta-i istinadı ve nokta-i istimdadı işlevsiz hâle getirebilir. Buna düşmemek için dua etmeli, imanımızdan şüphe duymamalı, sürekli tövbe ve istiğfar ile Allah’a yönelmeli, Allah’ın rahmetinin enginliğini düşünmeliyiz.
Şahsi ahvalimizle ilgili olarak da hayatımızda ümitsizlik oluşturan birtakım olaylar ve faktörler mevcut olabilir. Mesela; iş hayatında, mesleki çalışmalarda başarısızlıklarla boğuşan biri ümidini kaybedip pes edebilir. Borç harç içinde, ekonomik problemlerle mücadele eden biri de aynı şekilde yeis bataklığına düşebilir. Çağımızın önemli bir hastalığı strestir; strese giren biri, bazen intihara teşebbüs edecek derecede ruhî bir bunalıma sürüklenebilir. Hasta olan biri iyileşmekten umudunu yitirebilir. Başında binbir türlü bela ve musibet olan biri de aynı hâlet-i ruhiyeye girebilir.
Bu noktada hem dinî hem de psikolojik açıdan tavsiye edilen şey; Allah’a olan güven ve itimadı kaybetmeden O’na dua dua yalvarmak, bununla birlikte sebepler açısından yapılması gerekenleri usulünce yapmak, ümidi korumak suretiyle daima onu canlı tutmaya çalışmaktır. Zira milyonlarca insanın tecrübesine dayanarak söylenebilir ki nice çözülmez görülen problemler dua ve gayretle çözülmüş, hatta buna o insanlar bile hayret etmişlerdir. Belki başa gelen bela ve musibetler o insana birtakım zor zamanlar yaşatmış olabilir; fakat o zorluklar içinde elde edilen tecrübe ve olgunlaşma, çoğu zaman çekilen çile ve ızdırabı unutturmuş, onlardan daha değerli olmuştur.
Evet, gerek dinî gerekse psikolojik açıdan bakıldığında bütün problemlerin üstesinden gelmenin birinci şartı olarak “ümitli olmak” zikredilmektedir. Ümidini koruyup yaşatan birinin bir gün mutlaka başardığı, onu kaybedenin de ilk yenilgiyi aldığı, neredeyse kat’î bir kural gibi değerlendirilir. Zira hayat, bir yönüyle zorluk ve kolaylıkların devir daiminden ibarettir. İnşirah Sûresi bize bunu ders vermektedir: “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü senden kaldırmadık mı? O yük ki senin belini bükmüştü. Senin şanını ve namını yüceltmedik mi? Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse bir işi bitirince diğerine koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (İnşirah Sûresi, 94/1-8) Ayette iki defa üst üste zorluktan sonra kolaylık döngüsünden bahsedilmesi bunun bir adetullah olduğuna delalet etmektedir.
Hiçbir zorluk kalıcı olmadığı gibi her zorluk bir kolaylığa, her kolaylık da bir zorluğa gebedir. Dolayısıyla her sıkıntı, bela ve musibet elbet bir gün son bulacaktır. En amansız hastalıklar bile her ne kadar ölümcül olsalar da gelir geçer, iman zaviyesinden değerlendirdiğimizde onlar sadece birer memur-u ilahidir. Ölüm her ne kadar hastalığa iktiran etse (bitişse) de ölümün asıl sebebi hastalık değil, Allah’ın takdiridir. Dolayısıyla yine Üstad Bediüzzaman’ın (ra) dediği gibi: “Evvelâ bil ve kat’î iman et ki ecel mukadderdir, tagayyür etmez. Çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler; o ağır hastalar şifa bulup yaşamışlar.” (Yirmi Beşinci Lem’a, Beşinci Deva) Her şey Allah’ın elindedir.
Şahsi ahvalle ilgili yeis durumunda yakın akraba, eş ve dostların önemi ve yerine getirecekleri vazife de büyüktür. Bu tür dar zamanlarda kişinin yakın çevresi; gerek moral ve motivasyon sağlamak, gerek istişareye katkı sunmak, gerek maddi destek vermek, gerekse teselli etmek için meyus kişinin yanında olduğunu hissettirmeli ve elinden tutmalıdırlar. Allah’a iltica, eş dostun sahiplenmesi, bir bilene danışma, iradenin hakkını vererek çabalama ve atalete düşmeme; bu kısımdaki yeisten kurtulmak için ilk yapılması gerekenlerdir.
Peki, sosyal hadiselerdeki problemler karşısında ümidi korumayı ve yeise düşmemeyi nasıl başaracağız?
Her şeyden önce, hâlâ birtakım sıkıntılar içinde kıvranan insanlara kuru bir ümit tacirliği yapmaktan Allah’a sığınırım. Bela ve musibetin çarptığı, onun derdiyle kıvranan, birtakım bedeller ödeyen, iliklerine kadar ızdırabı yaşayan bir insana uzaktan uzağa nasihat etmek veya nasihat ediyor gibi davranmak saygısızlık olarak değerlendirilebilir. Ama ne var ki herhangi bir bela ve musibet esnasında elinizden bir şey gelmiyor veya ancak o kadarı geliyorsa, bir insan, bir arkadaş, bir kardeş olarak o kişiye yapılabilecek en faydalı şeylerden biri; ona moral ve motivasyon sağlayacak sözler söylemek, ümit vermek, ruhen ve kalben diri ve canlı kalmasına yardımcı olmaya çalışmaktır.
Bu, Kur’an’ın tavsiyesidir. Kur’an, Asr Sûresi’nde sıkıntılar içinde kıvranan insanlara bir kurtuluş ve çıkış yolu olarak “...Ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (Asr Sûresi, 103/3) buyurarak dört esastan bahsetmektedir. Bunlardan ikisi kişiye, diğer ikisi de sıkıntıda olan insanın yakınlarına yönelik tavsiyelerdir. Kişiye yönelik tavsiyeler “iman ve salih amel”dir. Yani kişi, içinde bulunduğu sıkıntıları iman ve salih amelle, yararlı işlerle aşabilir; onları terk etmek suretiyle değil. Kulluktan tebessüm etmeye kadar bütün iyilikler salih ameldir. Yakın akraba, eş ve dosta yapılan iki tavsiye de bu tür sıkıntılar içinde bocalayan insanlara “hakkı; yani Allah’ı, doğruyu, gerçeği, hakikati ve sabrı tavsiye etmeleri”dir.
Bu, bazılarına sıradan gelebilir ama değildir. Zira hakkı tavsiye etmek sadece Allah’ı, O’nun hükmünü, emir ve yasaklarını, hayrı ve şerri anlatmak anlamına gelmemektedir: “Âyetteki hakkı ve sabrı tavsiye, eğitimin önemine ve o eğitimin mahiyetinin nasıl olması, hedefinin ne olması gerektiğine de ışık tutmaktadır. Çünkü her eğitim faaliyeti sonuçta bir tavsiye yani nasihat ve irşaddır. Doğru bir eğitim faaliyetinin amacı ise insanlara inançta, bilgide ve ahlâkta hakkı yani gerçeği ve doğruyu aktarmak; bunun yanında hayatın çeşitli şartları, maddî ve mânevî zorluklar, saptırıcı duygular, hata ve suç sebepleri karşısında da kişiye sabır ve dayanıklılık aşılamaktır.” (Kur’an Yolu Tefsiri, Cilt 5, s. 682-684) Zaten ümitsizlik içinde yıkılmış bir insana yapılması gereken de budur.
Hak ve hakikat yolunda hizmet edenler, karşılaştıkları engeller ve yaşadıkları sıkıntılar karşısında ümitsizliğe düşmemelidir. Çünkü:
Birinci olarak, Kur’an bu yolun sıkıntılarla dolu olduğunu defaatle hatırlatmak suretiyle müminlerin zihinlerinde bir hazırlık yapmakta; onların hadiselerle karşı karşıya kaldıklarında şok yaşamamalarını temin etmektedir. Bunu da peygamber kıssalarıyla yapmaktadır.
İkinci olarak, Kur’an peygamber kıssalarıyla gerek Efendimiz’e (sas) gerekse bütün müminlere hem teselli vermekte hem de peygamberlerin çektikleri sıkıntılardan Allah’ın izni ve inayetiyle nasıl kurtulduklarını anlatmaktadır. Böylelikle bu tür sıkıntıların ne ilk ne de son olacağını, fakat eninde sonunda hak taraftarlarının kurtuluşa ereceğini müjdelemektedir. Hz. Nûh’un (as) tufandan (A‘râf 7/59-64; Hûd 11/25-49), Hz. İbrahim’in (as) Nemrut ve ateşten (Enbiyâ 21/51-71), Hz. Musa’nın (as) Firavun ve Kızıldeniz’den (Şuarâ 26/60-68) nasıl kurtarıldığını anlatarak müminlere, ne olursa olsun ümitlerini yitirmemeleri gerektiğini salık vermektedir.
Üçüncü bir nokta olarak, Allah, zatına tam inanmış kullarına yeise düşmemeleri gerektiğini kararlı bir ifadeyle ihtar ediyor. Bunlardan birini, Hz. Yakub’un (as) oğullarına verdiği bir tavsiyede zikrediyor ve “Allah’ın rahmetinden ve vereceği ferahlıktan ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümit keser.” (Yûsuf Sûresi, 12/87) buyurarak mutlak ümitsizliği bir kâfir özelliği olarak nitelendiriyor. Bu da müminler açısından önemle dikkate alınması gereken bir husustur. Bir başka ayette de bunu destekler mahiyette, Hz. İbrahim’in (as) hitab ederek “Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit kesebilir ki?” (Hicr Sûresi, 15/56) buyuruluyor. Demek ki Allah’ın rahmetinden, inayetinden ve yardımından ümit kesmek bir inhiraf emaresidir ki Kur’an-ı Kerim, o davranışı sergileyenlerin ancak sapıklar olabileceğini ifade ederek müminleri böyle bir duruma düşmemeleri için uyarıyor.
“Yeise izin yok.” derken biraz da bu ayetlere binaen söyledim. Sözüm tabii ki Allah’a ve O’nun sözüne inanmışlar içindir. Uzun ya da kısa, sıkıntılı dönemlerde, inanmış da olsa herkesin tepkisi farklı olabilir. Fakat bir de mümince olması gereken tepki vardır. İşte bu tepki yaşanan ne olursa olsun, her sıkıntının elbet bir gün geçeceği inanç ve ümidini korumaktır ki bu da hem Allah’ın emri hem de psikolojinin tavsiyesidir.
Kur’an, yaşanan sıkıntıların karşılıklı olduğunu, tarafların konumlarının da değişken ve sabit olmadığını nazara vermektedir: “Eğer size bir yara dokunduysa o topluluğa da onun benzeri bir yara dokunmuştur. İşte biz o günleri insanlar arasında döndürüp dururuz. Bu, Allah’ın iman edenleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler/şehitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 3/140) Demek ki o zalim veya saldırgan, dış görünüşüyle galip, mutlu, gururlu ve üstün gibi gözükse de aslında mazlum kadar, belki ondan daha fazla sıkıntı yaşıyor; ızdırap ve elem çekiyor. Zaten onun zaferi ve zulmü kalıcı değildir. Bugünün zalimlerinin yarının zelilleri, bugünün mazlumlarının da yarının azizleri olması her zaman mümkündür.
Efendimizin (sas), “Şüphesiz mükâfatın büyüklüğü, belânın büyüklüğü nispetindedir. Allah bir topluluğu sevdiği zaman onları imtihan eder. Kim Allah’ın takdirine razı olursa Allah’ın rızası ona nasip olur; kim de öfkelenip hoşnutsuzluk gösterirse Allah’ın gazabına uğrar.” (Tirmizî, Sünen, Zühd, 57) hadisine bakarak yaşanan sıkıntıların uzun veya kısa sürmesinin meselelerin ehemmiyetine göre olduğu hususunu ifade etmek yanlış olmasa gerektir.
Evet, inanmış bir insan gerek kulluk hayatında gerek şahsi hâllerinde gerekse hizmet hayatında ne kadar sıkıntı yaşarsa yaşasın, mesleğinin esası gereği ümitsiz olmama manasında hep aşk ve şevk insanı olarak kalmalı; ümidini canlı tutmaya çalışmalıdır: “Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın. Eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/139)








