Dershaneler özel okula dönüşebilir mi?
Bu köşede eğitimin sorunlarına ve çözümlerine dair sık sık yazılar kaleme alıyorum. Esasen son günlerde dershane tartışmalarını faydalı buluyorum. Bu tartışmalar sonucunda belki de eğitimdeki gerçek problemlerle yüz yüze geleceğiz. Gerçeği örten perdeleri bir bir aralayacak, takılıp kaldığımız zahiri sebeplerden kurtulup, bakışımızı hakiki ve kök problemlere çevireceğiz.
Son günlerde dershaneler üzerine devam eden tartışmaları neden faydalı buluyorum? Bu tartışmalar belki de okulların topyekün değerleri yerle bir eden, ruhsuzlaştırıcı, kendi kendini sömürgeleştirici bir fonksiyon icra ettiğini gösterecek gören gözlere.
Bu tartışmalarla dikkatlerimiz belki de ders kitaplarına ve muhtevalarına yönelecek. Orada bilimsel değere haiz ne bir tarih, ne de bir sosyoloji, felsefe ve hatta fen ve sanat vb ders kitapları ve eğitim program ve müfredatlarının var olmadığını göreceğiz. Belki de bu farkındalık bizi kendi değerlerimizi yansıtan kitapları yazma, kendi eğitim modelinin inşasının telaşı ve gayreti içine sokacak.
Evet son gelişmeler, özellikle lise eğitiminin bir misyonu ve manası kalmadığını, öğrencinin üniversiteye giriş için günün büyük bölümünü şahsi ve ilmi düşünce gelişimine hiçbir katkısı olmayan sınav hazırlığına hasrettiğini ortaya koyacak.
Sil Baştan Uygulamaları
Evet gün geçmiyor ki eğitimle ilgili bir sil baştan uygulamasına şahit olmayalım. Batı'da çoktan terk edilen, seküler hurafeleri, üstelik de jakoben yöntemlerle monteleme işlemlerini hangi özel ve güzel vasıta ile sunarsanız sunun değişen bir şey olmayacaktır. Son düzenlemelerle din dersleri vb bir kaç dersin saatinin artırılması kulakta hoş bir sada bırakmaktadır. Halbuki bu düzenlemeler de herhalde eğitimin her şeyimizi yıkıcı ve yok edici kimlik bunalımını örtme, gizleme, hatta meşrulaştırma işlevi görüyor olacak.
Dershanelerin “sınavlar ülkesi” Türkiye’nin önemli bir gerçeği olduğunu daha önceki yazımızda ele almıştık. Sınavlara okullardan daha iyi hazırladığı için talep görmektedir. Önce var olan talebi kaldıralım. O zaman dershanelerin sayısı makul düzeye kendiliğinden inecektir. Suni zorlamalara ihtiyaç kalmayacaktır.
MEB, bir yandan dershaneleri kaldıracağını söylüyor bir yandan da SBS yerine 9 adet ulusal sınav koyarak dershanelere bağımlılığı iyiden iyiye artırıyor. Dershaneleri kaldırmanın yolu onları artık ihtiyaç duyulmayan kimsenin gitmediği kurumlar haline getirebilmektir. Eğitim doğal yollarla bu noktaya gelirse bundan başta dershaneciler olmak üzere herkes memnuniyet duyacaktır. MEB merkezi sınavları kaldıracak formüller üstünde durduğu takdirde çözümü bildiğini gösterecek ve inandırıcı hale gelecektir.
Tekrar edersek, dershaneler, eğitime her alanda hakim vaziyetteki “merkezi sınavların” bir sonucu.Eğitimdeki bozulmanın sebebi ve kaynağı değiller. Liselerin misyonu sadece üniversiteye hazırlamak olunca bu görevi dershaneler daha iyi yaptığından,oraya bir akın söz konusu olmaktadır. Görmüyor muyuz ki Fen Liseleri gibi “sözde” en gözde liselerimize olan yönelme bile onların iyi dershanecilik yapmasından kaynaklanıyor. Yoksa “iyi bir lise” eğitimi verdiğinden dolayı değil. Öncelikle okulların neden dershaneleştiği araştırılmalıdır.
Dershaneleri Özel Okula Dönüştürmek
Hiç bir aile çocuğunu geleceğe hazırlayamayan bu rekabetçi dünya şartlarında varlığını sürdüremeyen bir okula göndermek istemeyecektir. Bugün için büyük rağbet gören okulların yarın aynı rağbeti göreceklerinin hiçbir garantisinin olmadığını da bilmek gerekir. Modern kampüslerde faaliyet gösteren özel okullardaki kapasitenin yaklaşık yarısı boş dururken hiç bir şey yapılmazken ve üstüne üstlük %8 KDV alınırken, apartman binaları arasında şıkışıp kalmış dershaneden dönme binalarda ‘eğitim’ görecek öğrencilerin okul parasını ödemeye kalkışmanın hiç bir mantığı yoktur ve bu teklife kimse inanmayacaktır. Sonra, dışarıda yıllardır atama bekleyen isyan halinde on binlerce öğretmen varken, dershanelerde görev yapan 50 bin civarında öğretmeni, hem de KPSS istemeden, işe almaya kalkmak, basiret bağlanması ile izah edilebilir.
Gerçek Eğitim Reformlarına Dönme İhtiyacı
İnsanımız çocuklarımıza bir medeniyet fikri, ruhu ve iddiası kazandıracak nitelikli bir eğitimin hasreti içinde.
Ülkemiz, sürekli birilerine (Batıya) bakarak hizaya gelmeye çalıştı. Hala da kurtuluşu Batı modellerinde arıyor; Batılı danışmanların arka planda sinsice dayattığı şekilsel dönüşümlerden medet umuyoruz. İyi araştırılırsa önceki sonuçsuz kalan şekilsel reformlar gibi dershanelerin kapatılması yada dönüştürülmesi projesinin de böyle bir sinsi projenin ucu olma ihtimali var. Geçmişe baktığımızda eğitime ruh ve kimlik kazandıracak projeler hiç gündemde olmadı. Hep şekilsel şeyler önümüze sunuldu. Bir proje-reform başlıyor. Onun daha neticelerinin görmeden, ikincisi gündeme geliyor. Onun rüzgarı ile bir süre oyalanıyorsunuz. Sonra başka bir sözde reform ve dönüşüm hikayeleri gündeminizi işgal etmeye başlıyor. Eğitim bu yüzden yap boz tahtasına dönüştü.
Başlatılan “güzel” projelerin yarı yolda ve sahipsiz kalmasının bir temel nedeni var. Kendi referanslarımızla yola çıkamıyoruz. Kendi medeniyetimizi ve değerlerimizi yansıtan bir eğitim modeli inşa etmiş değiliz.
Eğitim meselesi, bir medeniyet meselesidir esasen: Her medeniyet, kendi insan ve alem tasavvuru doğrultusunda kendine has bir eğitim idraki geliştirir ve geliştirdiği bu eğitim idraki üzerinde kendi insan tipini, hayatı ve hayat tarzını, vasatı ve vasıtaları inşa eder. Kendi büyüklerinizi örneğin Mevlana’yı, Şeyh Galib’i, İbni Arabi’yi, Farabi’yi, İbn-i Sina’yı, Heysem’i, Ak Şemsettin’i, Gazali’yi, Bediüzzaman’ı tanıtmadan başka medeniyetlerin Buda, Eflatun, Descartes, Konfüçyüs, Kant, Hegel, Heidegger gibi zirvelerini tanıtamıyorsunuz.
Medeniyet meselesini kavramadan eğitim meselesini hal yoluna koyabileceğimizi zannediyoruz.. Türkiye'deki eğitim meselesini tartışırken, bizim eğitim sistemimizin Batının kötü bir kopyesi ve karikatür taklidi olduğunu unutuyoruz.
Türkiye'de, eğitim sorunlarını sığ ve dayanaksız temeller üzerinden, kısır ve zihnimizi kısırlaştırıcı bir çerçevede tartışıyoruz. Bu zaman diliminde, Sezai Karakoç'un da, Nurettin Topçu'nun, Bediüzzaman'ın yaptıkları tespitlerin ve tekliflerin hiçbir şekilde gündeme getiremeyişimiz eğitim meselesinde çözümü bilmediğimizi gösteriyor. Gerek Sezai Karakoç'un, gerek Nurettin Topçu'nun, gerekse Bediüzzaman ve gerekse Dünyayı kuşatan Hizmetin okullarının sahip oldukları kuşatıcı, ihata edici medeniyet perspektifi, yalnızca eğitim meselesinde değil, her alanda bize yepyeni ufuklar sunmaktadır.
Yapacağımız şey basit aslında. Kaybettiğimiz güvenimizi ve ümidimizi kendi değerlerimizle yeniden kazanmak. Ne kadar basit olursa olsun kendi geliştireceğimiz ve pilot uygulamaları ile başarılarını göreceğimiz modelleri hayata geçirmek… Kendimizin ürettiği milli karekterli modeller insanımızın vicdanında ma’kes bulacak ve umumi bir heyecan ortaya çıkacaktır. Eksiklikler zamanla telafi edilecek, mükemmele doğru bir gelişim süreci başlayacaktır.
Tam da bu noktada şimdiye kadar yabancıyı-Batıyı referans alan ve her defasında oyuna ve tuşa gelen eğitim dünyamız için bir çıkış noktası olduğunu düşünüyorum. Dünyanın güzelliğini ve eğitim tecrübelerini hiç bir karşılık beklemeden ülkemize taşıyacak bir potansiyel çözüm var. Bu, Anadolu’nun bağrından doğmuş eğitim ve hizmet destanı yazan Türk okullarının sergilediği başarı sırrı. Ortaya konan model ve örnekler...
Dershanelerin Özel Okula Dönüşmesinin Önündeki Engeller
Bu girişten sonra asıl anlatmak istediğim konuya gelmek istiyorum. Ülkede görüntüde özel okullar var. Ama bu okullarda her şey “merkezden” belirleniyor. Evet ülkemizde devletçi yapı eğitime her alanda hakim durumda. Hem finanse ediyor, Hem müfredatı hazırlıyor ve istediği gibi değiştirebiliyor ve hizmet sağlıyor. Ülkemizde ana okullarından üniversiteye kadar, adı vakıf ve özel okul olsa da hepsi de aslında devlet okulu. Gidin bakın okulların giriş kapılarındaki tabelalara. Kimisi MEB, kimisi YÖK üzerinden olmak üzere tamamı devlete bağlı ve bağımlı. Bağımsız bir eğitim kurumu göremiyoruz. Müfredat, tamamen, bazen doğrudan bazen dolaylı yollardan, devlet tarafından belirlenmekte.
Evet ülkemizde eğitimde kelimenin tam anlamıyla bir tekelcilik var. Tekeli tasfiye edip piyasaları serbestleştirmedikçe eğitimin önünü açmamız zor görülüyor.
Türkiye'de Özel Okul Yok, Parasını halkın Verdiği Devletin Özel Okulu Var
Türkiye’de çoğu müesseseler misyonuna uygun yapılandırılamadığından varlığı “sözde” kalmaktadır. Özel okullar konusu da bunlardan birisi. Ülkede görüntüde özel okullar var. Ama bu okullarda da her şey “merkezden” belirleniyor. Evet tekrar tekrar vurgulayalım ki ülkemizde devletçi yapı eğitime her alanda hakim durumda. Hem finanse ediyor, Hem müfredatı hazırlıyor ve istediği gibi değiştirebiliyor ve hizmet sağlıyor. Bu şekliyle eğitimde Kuzey Kore dışında yeryüzünde böylesine katı ve merkeziyetçi devletçi yapı görmek mümkün değildir. Ülkemizde ana okullarından üniversiteye kadar, adı vakıf ve özel okul olsa da hepsi de aslında devlet okulu. Evet ülkemizde eğitimde kelimenin tam anlamıyla bir tekelcilik var. Tekeli tasfiye edip piyasaları serbestleştirmedikçe eğitimin önünü açmamız zor görülüyor.
Üstelik ülkedeki bu tekelcilik pek kimseyi şaşırtmıyor ve bu tekelcilik kabullenilmiş durumda. Hayatın her alanında gelişmenin, ilerlemenin başlıca yolu rekabet olduğunu biliyoruz ama iş eğitime gelince özelleşmenin karşısında duruyoruz. Özel sektörün eğitim sahasına girmesi ile işleri daha iyi yapma arayışı, iyileri taklitle kötüyü terk etme süreci olan rekabet başlayacaktır. Evet rekabet hangi sektörde dışlanmışsa o sektörün atalete, verimsizliğe mahkûm olduğunu biliyoruz.
Eğitimi rekabete açamıyoruz?
Korkumuz nedir? Türkiye'nin eğitim sisteminin rekabete açık olmaması düşündürücü değil mi? Daha düne kadar bu korkunun kaynağı “derin güçlerin” hakimiyeti idi. Bu ülkenin insanı doğru bir eğitimle buluşması ve düşünebilen, üreten, sorun çözebilen ve buluş yapabilen, kişilikli nesiller yetişmesi eğitim(sizlik)le engellenmişti. Peki bugün bu yapıyı devam ettirmenin bir mantığı ve anlamı var mı?
Tekelci ve devletçi yapı devam ettikçe, Özel Okulların gelişeceğini kimse beklemesin. Eğitim problemi deyince tekelci sisteme nasıl daha iyi bir renk kazandırabileceğimizi tartışıyoruz.. Görüntüde Lise için Açık Öğretim imkanı var ama soru ve müfredatı değerlendirme tamamıyla devletin elinde. MEB-devlet patron olmaya devam ettikçe, gelişmeye kapalı mevcut devlet tahakkümü sürdükçe gelişim sağlanabilir mi? İlginçtir ki bu çarpıklığı kimse dert etmiyor üstelik sendikalar ve sivil kuruluşların çoğu da, devletin eğitim-öğretim faaliyetlerindeki tekeline karşı mücadele etmesi gerekirken, tam tersine devlet müdahalesinin kendi ideolojik arzularına göre olmasının talebi içindeler ve gerçek eğitim sorunlarını dillendirmenin, eğitimi özgürleştirmeye yönelik çabaların çok çok uzağında kalıyorlar.
Özel okulların yaygınlaşmasını sağlayacak büyük bir alt yapı olduğu halde, neden bu sahada gelişme olmamaktadır? Araştırsaydık, Özel sektörün eğitime girmesini sağlayacak şartların teşekkül etmediğini görecektik. Rekabet ortamı kaldırıldığından kalite yarışı da olmamaktadır.
Güvensizlik üzerine kurulu, kendi İnsanından korkan ürkek yapı devam ettikçe insanımızdaki dinamikliği eğitime ve gelişime aktarmak mümkün değil elbette. Evet nasıl ekonomide özelleştirme savunuluyor ve özel sektörün pek çok işi devletten daha iyi yaptığını görüyorsak, eğitimde de -gerçek anlamda- özelleştirmenin önünü açmak durumundayız. Devlet eğitimin finansmanında, müfredatın belirlenmesinde, eğitim sektörünün çalışanlarının statüsünde konum değiştirmedikçe yapılanlar kozmetik değişiklikler olmanın ötesinde bir anlam ifade etmeyecektir.
Devlet sadece bazı dersleri tüm eğitim kurumlarında zorunlu tutabilir. Örneğin tarih, kültür ve medeniyetimize ait derslerle birlikte Türkçe mecburi ders olabilir. Avrupa’da nasıl ki, Latince mecburi bir ders ise, bizde de örneğin Osmanlıca dersi mecbur tutulan derslerden olabilir. Ancak bunların dışındaki derslerin muhtevasını ve süresini, içinde suç unsuru barındırmadıkça özel okulların belirlemesine izin verilmelidir.
Okulların birbirleri ile rekabet etmelerinin yolu böylece açılması ile iyinin kötüyü kovacağı gerçeğinden yola çıkarak iyi eğitim veren, çocukları başarılı bir şekilde geleceğe hazırlayan kurumlar bu mücadelede ayakta kalacaktır. Dünya ile rekabet edebilen eğitim kurumlarını ancak böyle oluşturabiliriz. Son yıllardaki atılımlarla ülkemizin Dünyaya açıldığı, gözlerin Türkiye’ye çevrildiği şu dönemde öncelikli iş eğitime vizyon kazandırmak ve böylece Ülkeyi Dünyada bir eğitim merkezi haline getirebilmektir.







