Afganistan'ın ensarları kim olacak?

Bir grup gönüllü, Çarşamba gecesi saat 12’de yola çıktılar Afganistan’a gitmek üzere. Yokluklar ülkesine gidiyorlardı zira orada, uzakta da olsa Şibirgan’da bize ait sesimiz, soluğumuz olan bir okul vardı. Türk-Afgan Liselerinin temeli burada atılmıştı. 18 yıl önce Özbekistan’dan sınırı geçerek Afganistan’a gelen eğitim gönüllüleri, tohumları önce bu şehirde, Şibirgan’da atmışlardı. Yerel yetkililer, eğitim için kilometrelerce öteden gelen bu bir avuç insana kucak açtılar. Niyetleri önde, cesaretleri arkada yola çıkan bu insanlar, hastaneden bozma bir binada ilk olarak okul açmayı başardılar… Bahçe tamam, hava güneşliydi, şimdi sürgün verme vakti, dalların çiçeğe, çiçeklerin meyveye durma zamanıydı. Gönüllerine sadece rıza-yı ilahiyi koyarak Asya’nın bu boz steplerine koşturanların seslerine çok geçmeden aks-i sadalar verilmeye başlandı. Bozkırın çocukları, Rus savaşının yorgunları, Afganlı yetimlerin ümidi, hizmet sevdalılarının sesinde kendini buldu. Fedakârlıkla başlayan arkadaşlıklar, aralarından sı sızmayan dostluklara dönüştü. Bir eski hastane binasında temeli atılan dostluklar, manevi hastalıkların sona ermesine de aracı oldu. 1994’de devir alınan bu eski Rus binası, 18 yıl boyunca yeni yeni fidanların meşcereliği oldu. Her döneme damgasını vuran bu okul, zamanla Kabil, Mezar-ı Şerif, Celalabad, Herat’ta aynı zincirin halkalarını temsil eden okullarla büyüdükçe büyüdü. Türk – Afgan liseleri artık ülkenin en gözde, en başarılı eğitim kurumlarıydı. Başarı, beraberinde cazibeyi de getirdi. 60 kişilik kontenjan için 2 bin kişi başvurdu. Bu okullarda okumak, geleceğine bu şekilde yön vermek isteyenlerin sessiz çığlığı çoğu zaman ma’kes bulmadı, bulamadı. Zira imkanların yetersiz olmasından dolayı talepler karşılıksız kaldı. Şibirgan’ın uçsuz bucaksız çöllerinin yanında manevi susuzluğa derman olmak isteyen ensar yürekli insanlar işte bu sebeple yola çıktı. Hedef her yıl alınan 60 öğrenci kapasitesini biraz daha artırabilmek ve okulu daha okunabilir bir seviyeye getirebilmekti. Sadece Allah rızasını gözeterek yola çıkanlar, uzun ve meşakkatli yolculukların ardından Şibirgan’a ulaşmayı başardı. Türkiye’den giden konukları Başkent Kabil’den itibaren bir vefa abidesi karşıladı. O kahraman, Şibirgan’daki Türk-Afgan Koleji’nin yöneticisi Soner Bey’di. 7 yıllık Tataristan tecrübesi ve fedakârlığının ardından geldiği Şibirgan’da da 8. senesini dolduruyordu. Eğitime feda edilen bir ömür vardı ve Soner Bey bu fedakarlığın aynısını eşi ve çocuklarından da istemişti, çölün ortasında bir gül yetiştirebilmek ve o gül için yeni ortamlar hazırlamanın derdindeydi. O Güller Gülü’nün adını çölde dahi yaşatabilmenin ya’dıyla yanıp tutuşan bir esatiri kahramandı. Dertli sinesinin lavları söndürmeye yetmediği zamanlarda bile yüzünden tebessüm, lisanından nezaket eksik olmuyordu. Derdini çektiği dava için pervane olmuştu. Yaşatma idealiyle yaşıyordu. Afganistan’da çölde çaresizce kalanlar, vahalarla aldanmasın diye çırpınıyordu. Bir su bulmuştu zira, ancak elindeki su çöldekilere yetemeyecek kadar azdı. Onu dinleyenler, onun derdine ortak olmaya başladı. Eğitimin kıt-kanaat şartlarda icra edildiği bir yerde kendilerinden ve içinde bulunduğu şartlardan hiç şikayet etmediler. Çünkü O, bahçesinde yeşeren güller ve çiçeklerle teselli bulan bir bahçevanı andırıyordu. Öğrencileri çeşitli yarışmalarda ve sınavlarda ülkelerini temsil etmiş başarılı gençlerdi. Soner Bey, şimdi de bir taraftan sene sonuna yaklaşılan bir dönemde okuldaki çocuklarını soğuktan korumanın yollarını arıyor, bir yandan eğitimle ilgileniyordu. Okulun kaloriferleri yoktu, bu koşturmacanın yanında bir de yeni eğitim yılına yetişmesi için okula bir kat daha atmak gerekiyordu. Çünkü okul bu haliyle yetmiyordu. İşte burada yine milletinin himmetine başvurmak istedi. Muhacir gönüllülerin ensar kardeşleri olmalıydı. Türkiye’den gelen bu misafirler de ensar olmak için kolları sıvadı. Ancak beklenen yük yanında bu omuzlar cılız kaldı. Oysa o yolun nasih yolcusu, “bu kardeşlerimizi burada bu şekilde bırakmak zulümdür” demişti. Zulümdü, zira hem gurbette vatan topraklarından kilometrelerce uzakta memleketlerine hasretlik çekiyor, bayramlarda iç burkuntusu yaşıyor, içten gelen sevda sellerini zor yatıştırıyorlardı. Üstüne üstlük bir de imkansızlığın verdiği ızdırapla iki büklüm oluyorlardı. Hem muhacirlerdi, hem de ensar olmaya çalışıyorlardı. Üstad Necip Fazıl’ın, Sakarya şiirindeki; Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal. Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan; Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan. mısralarında anlattığı kahramanlar sanki onlardı. Soner Bey’in gönlünün yakarışları, ızdırar haliyle duaya en iyi örnekti. Yaradan, bu kadar talep edilen bir isteği boş çeviremezdi. Onun için gönülleri o hizmete müheyya eyledi. Afganistan’a kadar giderek okulun eksik bölümlerini tamamlamak isteyen ensar ruhlular, altına girdikleri yükün yanında ekstradan yeniden bir himmet yaptılar. Yapılan himmet, çatının yapılmasına yetti ama, okulun yeniden dizaynı ve sağlamlaştırılması için daha fazlasına ihtiyaç vardı. Olimpiyatların parlak yüzüne alkış tutanlar, bahçevanların neler çektiğini görmek ve onlara gereken desteği vermek istemezler miydi ki! İşte Şibirgan şimdi bu hamiyetli insanların yardımını bekliyor.

YAZARIN SON YAZILARI