İslam'ın gerçekten yaşandığı toplumlar

Yeryüzünde insanlığın maddi ve manevi ihtiyaçlarına tam anlamıyla cevap veren bir sistem mevcut değildir. Demokrasi ve Cumhuriyet gibi birtakım güzellikleri içerisinde barındıran sistemler var olsa da onlar da beşerin ihtiyaçlarına tam cevap vermekten uzaktırlar. Özellikle Cumhuriyet çok şeyler vaat ediyorsa da bu İslâm’ a uygun bir şekilde yapılmadığından istenilen neticeleri vermemiştir. Uygulamada bu sistemlerin ihtiyaçlara tam cevap vermede eksik kaldıkları ve aynı zamanda önemli problemleri de beraberlerinde bulundurdukları görülmektedir.

Her şey insanda bitmektedir. Bireyleri gereken kıvama sahip olmadıklarında, madde ve manasıyla beraber gelişmediklerinde, uygulanan her türlü sistemde önemli arızaların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Beşerî sistemler insanlara böyle bir seviye kazandırma konusunda yetersizdirler.

İnsanı maddesi ve manasıyla birlikte ele alan ve ona kazandırdığı kıvam sayesinde bütün problemlerini çözebilme potansiyeline sahip olan tek sistem ise İslâm’dır ve maalesef bu İslâm’ın günümüzde gerçek anlamda bir temsilinden söz etmek ise mümkün değildir.

İşte böyle kurak ve çorak bir zaman diliminde ortaya çıkan iman ve Kur’an hizmetinin sadece İslâm kalesini değil, günümüze kadar tahrip edilmiş olan ve İslâm’ı da içine alan insanlık kalesini tamir ettiğini Hazreti Bediüzzaman ifade etmektedir. Bu yapılan hizmetlerle bütün bir insanlığa ait önemli problemlerin çözümü gerçekleştirilmekte ve geleceğin dünyası için de çok ümit vaat etmektedir:

“İman hizmeti yalnız cüz’î (küçük) bir tahribatı ve küçük bir haneyi değil, bilakis küllî  (büyük/genel) bir tahribatı ve İslamiyet’i de içine alan çok büyük bir kaleyi, “İnsanlık Kalesi”ni tamir ediyor.

Üstad hazretleri, Hizmet’in yalnız cüz’î bir tahribatı ve küçük bir haneyi değil, bilakis küllî bir tahribatı ve İslamiyet’i içine alan çok büyük bir kaleyi tamir ettiğini söylüyor. Evet, “İslamiyet’i de içine alan…” diyelim; yani, esas insanlık için de bir tamirin söz konusu olduğunu işaretliyor. Tamire çalışılan bu kaleye, “insaniyet kalesi” denebilir mi? Evet, denir, evleviyetle denir.” İnsanlık Kalesinin Tamiri

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, günümüz Müslümanlarının hakiki bir mücadele içerisinde olmadıklarını ve bu asırda Müslümanlara tek kurtuluş reçetesi sunan ve gerçek bir mücadelenin nasıl olacağını gösteren tek insanın Hazreti Bediüzzaman olduğunu söylemektedirler.

Yeryüzünde İslâm’ın gerçek anlamda yaşandığı bir coğrafya bulunmamaktadır. İslâm’ın sahip olduğu ve insanlığa sunduğu hakikatlerin ve güzelliklerin temsil edilip gösterildiği bir yer yoktur. Dolayısıyla, bugünün insanının İslâm’ı doğru anlamasına yardımcı olacak ve onların İslâm’a yönelmelerini sağlayacak örnek temsiller bulunmadığından, insanlar gerçek İslâm’dan habersiz yaşamakta ve onlara iki dünyanın saadetinin vaat eden en büyük kurtuluş vesilesinden mahrum bulunmaktadırlar:

Esasen, bugün yeryüzünde yaşanan mahrumiyetin arkasında, insanların imrenebileceği bir sistemin adem-i mevcudiyeti (yokluğu) yatmaktadır. Ütopyalar ile resmedilmeye çalışılan, öyle bir insanî sistem.. insanlığın hak ve hukukunun gözetildiği bir dünya.. hümanizmin semâvîleştiği (göklere çıkarıldığı) bir dünya.. kadın haklarının semâvîleştiği bir dünya.. insanlığın rahatlıkla içine koşup da “Ben, burada esas huzura ereceğim!” diyeceği bir dünya,.. imrenilen bir dünya. Bugün insanlığın problemi, böyle bir dünyanın adem-i mevcudiyetidir, yokluğudur. Onun fıkdânı (yokluğu, yitirilmiş olması) yaşanıyor yeryüzünde…İnsanlık Kalesinin Tamiri

Günümüzün insanlarının problemlerini gerçek anlamda çözebilmenin yolu imansızlık problemini halletmekle ve imanlı nesiller yetiştirmekle mümkün olabilecektir. Çünkü, problemlerin temelindeki asıl neden imansızlık problemidir. İnsanlığa hakiki anlamda bir faydada bulunmak ve insanlık kalesini tamir etmek isteyenlerin üzerinde durup çalışmaları gereken asıl konu bu olmalıdır:

“Şimdi İslam dünyasının çehresine bakan -“İslam dünyası” diyorum, umumî manada, onun çehresine bakan- veya bir mercek koyan ya da bir dürbün ile onu temaşaya koyulan, bunları görüyor, bunları okuyor ve meseleyi bu resim içinde mütalaa ediyorsa (yorumluyorsa), niye imrensin ki, niye gelsin ki oraya?!. Bu açıdan da esasen İslam dünyasının problemi, başta “iman problemi”dir. 

Onun için Çağın Sözcüsü, bütün himmetini iman hakikatlerini insanların içine yerleştirmeye yönelik kullanmış ve hep bu konuda uyarılarda bulunarak herkesi bu işe davet etmiştir:

“Evet, insanlığın en önemli kaybı, iman kaybıdır; imanlarını yitirmiş insanlar. Allah’a inanmaları gerektiği ölçüde inanmamışlar; Peygamberimize inanmaları gerektiği şekilde inanmamışlar. Allah’a en sevdiklerinden daha fazla, aşk derecesinde muhabbet duyamamışlar. 

Bir Hazreti Ömer edasıyla, “Seni nefsim dâhil her şeyden daha fazla seviyorum yâ Rasûlallah!” diyecek kadar Allah Rasûlü sevgisi ile, o sevginin heyecanı ile oturup kalkmamışlar. Bu duyguyu, bu düşünceyi içtenleştirme; asıl mesele bu imiş. Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, Ziyâ-i himmet, Çağın Sözcüsü, himmetini bu noktaya teksif ediyor; “iman meselesi” diyor. Bu kale tamir edildiği zaman, dolayısıyla bu, insaniyet kalesi adına da bir tamir olacak…” İnsanlık Kalesinin Tamiri

İşte, imanlı insanlar tarafından yaşanıp temsil edilen bir örnek toplum yeryüzünde bulunmadığından, insanlar hep çareyi başka yanlış kapılarda arayıp durmuşlar ve bu aramaları hep neticesiz kalmıştır:

“Dünya örnek bir topluma muhtaçtır; yüz kişiden ibaret bile olsa, imrenilen ve taklide değer görülen bir toplum hemen dikkat çekecek ve başka yerlerde de onun emsali teessüs edecektir.

İslam neyi âmirdir? “Ahlâk-ı âliye-i İslamiye” dediğiniz zaman, ne kastederiz? Ahlak kitaplarına bakın!.. O gerçekleştirildiği zaman bu defa insanların yerinde meleklerin yürüdüğünü göreceksiniz. Camide mihraba geçen imam hakkında, “Yahu bu Cebrail mi, Mikail mi, İsrafil mi?” diyeceksiniz. 

Toplum, o hale gelecek ki!.. Mesela, “yalan” dendiği zaman, “O ne ki acaba?” denecek. Sözlüklerden bile silinip gitmiş yalan; yalan, kendini yalan çağlayanına salmış, bir daha geriye dönmemiş! İftira… İftira silinecek sözlüklerden, “Yahu o iftira denen şey nedir?” diyecekler. İtibarsızlaştırma, insanlar hakkında olumsuz düşünme… Bütün bu “mesâvi-i ahlak” (kötü ahlak), Hazreti Gazzâlî ifadesi ile “Mühlikât” (insanı helak olmaya sürükleyen kötü/menfî tavır, davranış ve sıfatlar), bütün bütün zihinlerden silinip gidecek ve insanlar, onları hatırlamak için soracaklar başkalarına: Yahu bu neydi acaba? Gazab neydi, kin neydi, nefret neydi, hased denen şey neydi, o mel’un neydi? Hani günümüzde bolca yaşanan o kıskançlık, o hased, o çekememezlik… Bunların sözlüklere mahkûm olduğu öyle bir dünya…” İnsanlık Kalesinin Tamiri

İşte böyle güzelliklerin yaşandığı bir örnek toplum ortaya çıktığı zaman, herkes dertlerine derman bulmak için bunlara koşacak veya benzerlerini oluşturmanın peşinde koşacaklardır:

“İman blokajı üzerine oturttuğunuz zaman.. o meselenin statiğini İslamî kıstaslara göre yaptığınız zaman.. yıkılmayacak, sarsılmayacak şekilde bina ettiğiniz zaman -ki Hazret, bütün himmetini o istikâmete teksif etmiş- ütopyalarla ulaşılamayan o dünyayı tesis etmiş olacaksınız. Halk ifadesiyle diyeyim, böyle çok uzakta muttali olan insanların ağızlarının suyu akacak. 

Çok tekrar ettim bunu: Campanella’nın “Güneş Devleti”nde olduğunun ötesinde bir dünya. O, Güneş Devleti’ni yazıyor, ütopyadan bahsediyor orada. Sonra o, Osmanlıların o parlak döneminde, hatta parlak dönemi de değil, biraz güneşin guruba meylettiği dönemde… Güneş guruba meyletmiş, hava az serinlemeye başlamış, ikindi sonrası dönem. O dönemi sorgulayabiliriz; o kıvam, yavaş yavaş renk atmaya başlamış, matlaşmaya başlamış. 

O dönemde bile, Osmanlı Devleti’ne muttali olunca, “Ben, beyhude bu Güneş Devleti’ni yazmışım!” diyor. Düşünün!.. Evet, bir cümle ile Şecere-i Numâniye’yi özetliyor gibi, Muhyiddin İbn Arabi hazretlerinin Osmanlılar ile alakalı yazdığı kitap, Şecere-i Numâniye, onu hatırlatıyor.

İmrenilen böyle bir yapı ortaya koyduğunuz zaman, zannediyorum hakikaten bütün insanlık için bir ümit kaynağı olacaktır. Çok şey alacaklardır sizden. İnsanlık adına, insanî değerleri temsil ettiğinizden dolayı, mesela “insana saygı”, mesela “hukuk”, mesela “adalet” gibi pek çok fazileti sizden almak suretiyle insanlar kendi dünyalarında da üfül üfül huzurun estiği bir dünya oluşturacaklardır. Kendi dünyalarında da…” İnsanlık Kalesinin Tamiri

Osmanlı Devleti’nin yıkılış döneminde bile insanları kendine hayran bırakacak çapta bu güzellikler hala yaşanmaktaydı ve bunları görenleri kendilerine meftun edebiliyordu.

Bugün iman ve Kur’an hizmetinde koşturan insanlar değil sadece İslâm’a aynı zamanda bütün bir insanlığa sahip çıkmakta ve onların bütün problemlerini çözebilecek bir değerler manzumesi sunmaktadırlar:

“Bu açıdan da siz, sadece kendi dünyanız hesabına o âbideyi ikame etmiyorsunuz (ayağa kaldırmıyorsunuz). İkame ettiğiniz âbide sizin dünyanıza münhasır olmuyor; aynı zamanda bütün dünya adına bir şey ifade ediyor. 

Öyle bir âbide dikiyorsunuz ki, dünyanın neresinden bakılırsa bakılsın, görülüyor; neresinden hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın, imreniliyor ona; “Yahu ne âbide imiş bu böyle?!.” Şimdi bugün insanlığın mahrum olduğu esasen böyle bir yapıdır. Bu yapının teessüsü (yapılması, kurulması) lazımdır. Tabiî “teessüs” kelimesini özellikle kullanıyorum. Bu, “tekellüf”ten (zorlamaktan) geldiğinden dolayı, göbek çatlatasıya bu mevzuda gayret sarf etmeye bağlı; şakak zonklatasıya bu mevzuda gayrete bağlı.” İnsanlık Kalesinin Tamiri


YAZARIN SON YAZILARI