Sakal vs...

         1995’in Eylül’ü… Bir sohbetteyiz… Mesnevi-i Nuriye’den ders müzakere ediyoruz. Bir arkadaşımız, “‘Büyüklerimizin hikmetini bilmediğimiz tavırlarını tenkit etmemekle’ ilgili bir parçada şöyle deniliyordu” dedi:

         “‘İnsan hüsn-i zanna memurdur. (…)  Başkalarının bazı hareketlerini, hikmetini bilmediğimizden, kusurlu bulup tenkit etmeyelim. Binaenaleyh, eslâf-ı ızamın (geçmiş büyük rehber ve mürşidlerimizin), hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek suizandır. Su-i zan ise maddî ve mânevî ictimaî hayatı zedeler.’ Bu söz biraz açılabilir mi?”

         Denildi ki:

         “Kanaatime göre bazı mürşidlerimizin hikmet ve sırrını bilmediğimiz söz ve fiillerin kritiğe tâbî tutmamızın bize zarar vereceği anlatılıyor. Üstadımızın sakal bırakmaması ile ilgili, bir mazeret olarak söylediği sözler var. İknâ edici… Şimdi şu günlerde Hizmet’in geldiği noktalara yurt içinde ve yurt dışında aldığı konum ve mesafelere göre biz bunun mânasını daha iyi anlıyoruz. Eğer aksi bir yol tutsaydık, pek çok yerde Hizmet adına biz çok zorlanacaktık. Hatta engellere  takılacaktık.

         “Şimdi Üstad’ın hizmetleri müsellem iken ihlas ve samimiyetinde hiçbir şüphe yokken kalkıp sakal ve izdivaç meselesine takılmak hiç uygun olur mu?..”

         Üçüncü  Hastalık:  Gurur

         Üstad Bediüzzaman Hazretleri Mesnevi-i Nuriye’de çeşitli hastalıkları tahlil ederken diyor ki: “Üçüncü hastalık gururdur. Evet insan gurur ile maddî ve manevî kemâlât ve güzelliklerden mahrum kalır. Eğer gurur sâikasıyla (yönlendirmesiyle) başkalarının kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlatını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malumat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, geçmiş büyüklerimizin irşat ve keşiflerinden mahrum kalırlar. Evhama maruz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki, geçmiş büyüklerimizin kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı bunlar kırk senede yapamazlar.”

         İslâmî uyanışın bir bahar dönemine girdiği bu son senelerde maalesef pek çok zeki gencin “Kur’an yeter, hatta mealleri bile kâfidir.” diyen bir anlayışla karşılaşıp katı ve donuk bir havaya girdiklerini görüyoruz. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Tasavvuf  ve diğer ilimlerdeki konularda derinleşme ve yorumlarda elde edilen güzellikleri yok sayma, geçmişe ait büyük bir hazineyi çöpe atma olur ve çok büyük hata teşkil eder. Geçmiş büyüklerimizin keşif ve buluşlarından tam mahrumiyet olur. 1400 senelik emekleri de şuursuzca boş saymış oluruz.

         Sen  İstihdam  Edildin

         Muhsin Alev Konevî merhum, Ahmet Feyzi Kul Ağabeyi bir konferansa götürmüş. Muhatapları, Üniversite talebeleri imiş… Onun hiç haberi yokken, kürsüye davet etmişler. Düşünmüş, taşınmış sonra kürsüye çıkmış ve içinden geldiği gibi konuşmaya başlamış. İki saat sürmüş. Sonra “Şimdi bu girişten sonra....” deyip yine konuşmasını sürdürmeye başlamış ve iki saat daha konuşma yapmış. Ama onun dört saatlik konuşmasını, üniversiteli öğrenciler pür dikkat hepsi de dinlemişler ve büyük bir alkışla Ahmed Feyzi Ağabeyi havalara kaldırmışlar. Üstad Hazretlerinin yanına gitmişler. Olanları kendisine anlatmışlar. Üstad, “Acâib” demiş. Fakat Ahmed Feyzi Ağabey bir hafta hiç konuşmamış. Takdir beklerken Hz. Üstad’ın onun yüzüne dahi bakmamasından endişeye kapılan Ahmed Feyzi Ağabey “Büyük bir suç  işledim” diye tevbe ve istiğfara başlamış. Sonra Üstad Hazretleri kendisini yanına çağırıp “Kardeşim biz İSTİHDAM olunuyoruz. O konuşmayı sakın nefsinden bilmeyesin. Seni Cenab-ı Hak istihdam etti de öyle güzel konuştun!” demiş. Yani M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin her zaman “Kendimizi sıfırlamamız lazım” diyerek iyilik ve güzellikleri Allah’tan bilmek gerektiğini defalarca söyleyip uyarmıştır.

        Erdoğan Ağabey anlatmıştı: “Muammer Doğramacı’yı, Üstad Hazretlerine göndermişlerdi. Muammer Bey, Üstad’ın “Zaman tarikat zamanı değil” sözünün ne mânaya geldiğini izah etmesini istiyordu. Üstad Hazretleri, “Allah ismini zikrederken, eğer bütün zerrelerin ile ihtizaza gelip söylemiyorsan önemi yok. Ama bak, şu yeşil yaprakta cereyan eden olaylar üzerinde tefekkür edip neticede gayri iradî ‘Allah!  Allah! Allahü Ekber!’ diyebiliyorsan, işte sana arzu edilen zikr-i İlahî…

         Aslında Bediüzzaman Hazretleri bu mevzuda güneş ışığı ile yaprak arasında meydana gelen kimyevî ve biyolojik gerçekleri derin bir vukûbiyetle Muammer Doğramacı’ya anlatmış ve onu hayrete ve hayranlığa sevketmiştir.”

YAZARIN SON YAZILARI