Dert babası ve iz bırakanlar

Dert babası ve iz bırakanlar

Şeker hastalığının (diyabet) komplikasyonlarını, hiperglisemi (şekerin yükselmesi), hipoglisemi (şekerin düşmesi), 250 kişilik bir amfide o kadar mükemmel anlattı ki, hepimiz adeta nefessiz bir şekilde onu dinledik. 45 dakikalık ders süresi bitince, hoca bize döndü ve “anlamadığınız bir konu var mı?“ diye sordu. Sonra da herhangi bir soru almadan önce  “bu konuyu, ben bile anladım, eğer bir insan anlattığı bir konuyu öncelikle kendisi anladıysa, karşıdaki de mutlaka anlamıştır“ demişti.

 

Biz Tıp Fakültesi üçüncü sınıftayken bu dersi rahmetli dahiliye hocamız Prof. Dr. Vehbi Göksel anlatmıştı.

 

Aradan 50 yıldan fazla bir zaman geçti. Ne hocanın anlattığı diyabet konusunu ne de en son söylediği bu sözü hiç unutmadım. Adeta kendime, bir yol işareti, bir kılavuz, bir otokritik gibi aldım.

 

Hayat yaşanırken, insanın hemen her kavşakta bu şekilde yol işaretlerine, Işıklara, kılavuzlara, rehberlere ihtiyacı olmuştur, bundan sonra da olmaya devam edecektir. Tabii ki yardımcı bu yol ışıkları yanında, esas bizi yaratan Rabbimizin bize kılavuzlar, rehberler olarak gönderdiği Peygamberler (Aleyhisselam) işte bu rehberlerin başında gelir. Demek ki insan bir yandan kendi yapması gereken işleri en iyi şekilde yapmasının yanında, aynen Vehbi Göksel hocamızın diyabeti anlatması gibi, bizim de kendi konumuz veya kendi hayatımızla birlikte, başka insanlara da hemen her yönden yardımcı olma gibi bir vazifemiz, sorumluluğumuz olduğu aşikar bir durumdur.

 

Tabii ki bütün hocalarımızdan çok şeyler öğrendik, halen de öğrenmeye devam ediyoruz. Çünkü öğrenmenin yaşı yoktur. Ama bazı hocalar var ki onlar daha bir ayrı özellik ve güzellik taşıdıklarından dolayı onları daha çok hatırlıyoruz.

Anatomi hocamız Prof. Dr. İsmail Ulutaş da unutulmayacak bir şahsiyetti. Dersini, o kadar mükemmel anlatırdı ki biz hepimiz ağzımız açık dinlerdik. Çok güzel misaller verirdi, nükteler de yapardı.

Profesör Dr. Saffet Solak hocam da bu hocalarımızdan birisiydi. Duruşu, konuşması, tavırları, daima ders verici mahiyetteydi. Kendi konusunu öğretme yanında, bir insan olarak, bir doktor olarak neler yapmamız gerektiğini de bize nüktelerle anlatırdı. Asistanlığı ve ondan sonraki hocalığının da zorluklarla geçtiğini biz başkalarından öğrenmiştik. Kendisi bunları hiç anlatmazdı. Daima güler yüzlü, yapıcı, yardım edici, moral verici bir yaklaşımı vardı.

 

Sonraki yıllarda da hocayla hep irtibatımız devam etti. Emekli olduktan sonra hizmet hareketinin açmış olduğu hastanede mesleğine devam etti. Bir yandan da Türkiye’nin dört bir yanına giderek konferanslar verme gibi sosyal faaliyetlerini sürdürdü.

 

Arkadaşlarla beraberken Saffet hocam şunu bize şunu anlatmıştı; “cuma namazına gittim. Hoca, hutbede şöyle diyordu; “namaz kılmayan bir adamın, namaz kılan bir eşi varmış. Bir gün eve geldiğinde eşinin namaz kıldığını gören adam, sinirlenerek eşini kucaklayıp en yakındaki bir sıcak fırının içine atmış. Sonra da fırının kapağını kapatmış ve evine gitmiş. Belli bir zaman sonra merak edip tekrar fırına gelmiş, kapağı açmış, bakmış ki o kızgın taş üstünde eşi namaz kılmaya devam ediyor “gibi bazı şeyler anlatmış.

 

Cuma namazından sonra Saffet Hoca, bu hocanın camiden çıkmasını beklemiş. Hoca çıkınca Saffet Hoca’yı da tanıdığı için “hocam hoş geldiniz, cumanız mübarek olsun“demiş. Saffet hoca da hocaya; “hocam şu anda müsait misiniz, bir yere birlikte gidebilir miyiz?“ deyince, cami hocası; “tabii ki hocam memnuniyetle, nereye gideceğiz? “ diye sormuş. Saffet hoca da; “öyle çalışan bir fırın değil de sönmüş bir fırına gidelim, orada uzun da değil, iki rekat bir namaz kıl, görmek istiyorum “demiş.

Caminin hocası Saffet hocanın vermek istediği mesajı almış Saffet hoca da daha sonra kendisine; “hocam, Allah aşkına başka hiçbir konu kalmadı da bu şekilde konuşuyorsun. Evet senin dediğin olabilir, itiraz etmiyorum. Ama sebepler çerçevesinde, kızgın bir taşın üzerinde namaz kılınmaz, başka misal mi bulamadın anlatacak“ deyince caminin hocası da özür dilemiş ve bir daha böyle örnekler vermeyeyim hocam“ demiş.

 

Yıllar sonra Saffet hocamla İzmir’deki Yamanlar Koleji’nin mezuniyet töreninde buluştuk. Kendisine “nasılsınız, iyi misiniz hocam “? diye sorunca; “elhamdülillah, iyiyim. Hayat bu. İnsana hep sorulur, üniversiteyi bitirdin mi? Asistan oldun mu? Uzman oldun mu? Doçent oldun mu.... Emekli oldun mu? Sonra da insanlar artık şu soruyu sormaya utanırlar; “ne zaman öleceksiniz? “ demişti. Allah rahmet eylesin. Kendisinden öğrencileri ve sonra da arkadaşları olarak çok istifade ettik.

 

Aynı klinikte çalıştığı Prof. Dr. Cemal Gezen hoca da, çok disiplinli, bilgili samimi, iyi niyetli bir insandı. Kliniği, bütün hastanedeki en güzel, en temiz ve en düzenli klinikti. Sabahları, stajyerler, asistan ve kliniğin diğer hocalarıyla vizite başlarken, mutlaka hep birlikte kliniğin tuvaletlerine girilir, oralar kontrol edilir, daha sonra da vizite devam edilirdi. Sonra da bize döner aynen şunu derdi; “bir yeri kontrol mu etmek istiyorsunuz, ilk önce tuvaletlerine bakın. Eğer onlar temiz ve kullanışlı ise, başka yeri görmenize gerek yok“ derdi.

 

Emekli olduktan sonra da hocayla irtibatlarımız vefat edinceye kadar aynen devam etti.

 

Nöroloji hocamız Prof. Dr. Ahmet Tahir Satoğlu, yine hepimizin, herkesin kılavuzu, danışmanı, avukatı, abisi, hocası idi. Gerek klinikten, gerek hastaneden, gerekse üniversite dışından herkes bir dert babası olarak ona gelir, dertlerini anlatırdı. O da herkesle ilgilenirdi. Kapısı hiçbir zaman kapalı olmazdı. O yıllarda odasında namazını kılarken bile kapısı açık olurdu. Biz de arkadaşlarımızla birlikte kendisinden hem tıbbi yönden hem de diğer açılardan çok istifade ettik.

 

Bir gün üç arkadaşımla birlikte bizi evine yemeğe davet etmişti. Yemek esnasında bize, “ben aile fertlerimize sigorta yaptırdım “dedi. Bize fikrimizi sorunca biz de “siz daha iyi bilirsiniz, bizim diyeceğimiz bir şey yok “dedik. Sonra bize “evet benim ailemin bütün fertlerinin resmi sigortası var, ama ben yine de buna ilave olarak, her bir aile ferdi için kendime göre ve imkanlar çerçevesinde, belli bir miktar parayı ihtiyacı olanlara sadaka olarak veriyorum. Çünkü sadakanın da ciddi koruyucu bir sigorta olduğuna inanıyorum, size de tavsiye ediyorum” demişti.

 

Benim asistanlığım esnasında bazı haksızlıklara uğradığım zaman kendisine gider fikir danışırdım. Yine bu şekildeki bir haksızlık durumunda kendi yanına gidince, bana  ‘’şimdi Dekana git, bu haksızlığını anlat. Dekan sana ; “bu kadar önemli iş arasında, bir de senin işinle mi uğraşacağım “diyecek. Sen de ona nezaketini ve terbiyeni bozmadan; “efendim burası problemlerle ilgilenme yeri, eğer siz ilgilenmek istemiyorsanız, bu işi bırakırsanız, yerinize gelen insana problemlerimi anlatırım dersin ‘’dedi. Ben de hakikaten aynen dediğini yaptım ve dekana nezaketle bunları söyledim. Dekan bana; “getir o zaman bu problemleri halledelim.” demişti.

 

Ahmet Satoğlu hocamız  ile de irtibatımız uzun yıllar devam etti. Bu üç hocamıza da Allahtan rahmet diliyorum.

 

O zaman, kendisi bir klinikte baş asistan olan ve bizim kendisini örnek olarak aldığımız, sık sık evine gittiğimiz, düzenli bir şekilde tavsiyelerini dinlediğimiz, sonra da ikimizin de  profesör olarak aynı fakültede görev yaptığımız bir abimiz vardı. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde, mesaiden sonra geç vakitlere kadar, hastanede çalışanların, onların akrabalarının veya daha başka hastaların sıraya geçip, onları muayene edip, hiç kimseden hiçbir ücret almadığını da bilirdik. Adeta herkesin dert babasıydı. Hep de öyle oldu. Şimdi de öyle olmaya devam ediyor Allah kendisine sağlık ve afiyetler versin.

 

Tabii ki anlaşılacağı üzere bu yaşanmış hatıraları bir hikaye olarak anlatmıyorum. Bu anlatılan mükemmel insanların yaptıkları ve söyledikleri sadece bana değil, ama bunları tanıyan herkese yapılması gereken insani davranışlar olarak örnek olmuşlardır. Evet aslında bu durum da bir hayatı süzerek yaşamanın farklı bir versiyonudur.

 

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadislerinde; “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır“ şeklinde buyuruyor. O zaman bize düşen, hepimizin bu hedef çerçevesinde, elden geldiğince hayırlı insanlar grubuna girmeye çalışmaktır.

 

Ekonominin kuralı; “insanların ihtiyaçları sınırsızdır, imkanları sınırlıdır. Bu sınırlı imkanlarla insanlar, en acil ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar “şeklindedir. Aynen bu kaidede olduğu gibi, insanın hayatı da sınırlıdır ve yapacağı da çok iş vardır. Yukarıdaki misallerden hareketle, insanlara en faydalı olacak şekilde hareket etme ,insan olmanın bir gereğidir. Bu örneklerden hareketle kendimize bir çekidüzen verme ve böyle güzel ve şaşırmayan bir yola girerek, Allah’ın rızasını kazanma istikametinde gereğini yerine getirme, insan olmanın özelliği ve güzelliğidir.

 

Ne dersiniz?

YAZARIN SON YAZILARI

Dert babası ve iz bırakanlar