Dert babası ve iz bırakanlar

Şerif Ali Tekalan
Yayınlanma Pazar, 8 Şubat 2026

Şeker hastalığının (diyabet)
komplikasyonlarını, hiperglisemi (şekerin yükselmesi), hipoglisemi (şekerin
düşmesi), 250 kişilik bir amfide o kadar mükemmel anlattı ki, hepimiz adeta
nefessiz bir şekilde onu dinledik. 45 dakikalık ders süresi bitince, hoca bize
döndü ve “anlamadığınız bir konu var mı?“ diye sordu. Sonra da herhangi bir
soru almadan önce “bu konuyu, ben bile
anladım, eğer bir insan anlattığı bir konuyu öncelikle kendisi anladıysa,
karşıdaki de mutlaka anlamıştır“ demişti.
Biz Tıp Fakültesi üçüncü sınıftayken bu
dersi rahmetli dahiliye hocamız Prof. Dr. Vehbi Göksel anlatmıştı.
Aradan 50 yıldan fazla bir zaman geçti.
Ne hocanın anlattığı diyabet konusunu ne de en son söylediği bu sözü hiç
unutmadım. Adeta kendime, bir yol işareti, bir kılavuz, bir otokritik gibi
aldım.
Hayat yaşanırken, insanın hemen her
kavşakta bu şekilde yol işaretlerine, Işıklara, kılavuzlara, rehberlere
ihtiyacı olmuştur, bundan sonra da olmaya devam edecektir. Tabii ki yardımcı bu
yol ışıkları yanında, esas bizi yaratan Rabbimizin bize kılavuzlar, rehberler
olarak gönderdiği Peygamberler (Aleyhisselam) işte bu rehberlerin başında
gelir. Demek ki insan bir yandan kendi yapması gereken işleri en iyi şekilde
yapmasının yanında, aynen Vehbi Göksel hocamızın diyabeti anlatması gibi, bizim
de kendi konumuz veya kendi hayatımızla birlikte, başka insanlara da hemen her
yönden yardımcı olma gibi bir vazifemiz, sorumluluğumuz olduğu aşikar bir
durumdur.
Tabii ki bütün hocalarımızdan çok
şeyler öğrendik, halen de öğrenmeye devam ediyoruz. Çünkü öğrenmenin yaşı
yoktur. Ama bazı hocalar var ki onlar daha bir ayrı özellik ve güzellik
taşıdıklarından dolayı onları daha çok hatırlıyoruz.
Anatomi hocamız Prof. Dr. İsmail Ulutaş
da unutulmayacak bir şahsiyetti. Dersini, o kadar mükemmel anlatırdı ki biz
hepimiz ağzımız açık dinlerdik. Çok güzel misaller verirdi, nükteler de yapardı.
Profesör Dr. Saffet Solak hocam da bu hocalarımızdan birisiydi. Duruşu, konuşması,
tavırları, daima ders verici mahiyetteydi. Kendi konusunu öğretme yanında, bir
insan olarak, bir doktor olarak neler yapmamız gerektiğini de bize nüktelerle
anlatırdı. Asistanlığı ve ondan sonraki hocalığının da zorluklarla geçtiğini
biz başkalarından öğrenmiştik. Kendisi bunları hiç anlatmazdı. Daima güler
yüzlü, yapıcı, yardım edici, moral verici bir yaklaşımı vardı.
Sonraki yıllarda da hocayla hep
irtibatımız devam etti. Emekli olduktan sonra hizmet hareketinin açmış olduğu
hastanede mesleğine devam etti. Bir yandan da Türkiye’nin dört bir yanına giderek
konferanslar verme gibi sosyal faaliyetlerini sürdürdü.
Arkadaşlarla beraberken Saffet hocam
şunu bize şunu anlatmıştı; “cuma namazına gittim. Hoca, hutbede şöyle diyordu;
“namaz kılmayan bir adamın, namaz kılan bir eşi varmış. Bir gün eve geldiğinde eşinin
namaz kıldığını gören adam, sinirlenerek eşini kucaklayıp en yakındaki bir sıcak
fırının içine atmış. Sonra da fırının kapağını kapatmış ve evine gitmiş. Belli
bir zaman sonra merak edip tekrar fırına gelmiş, kapağı açmış, bakmış ki o
kızgın taş üstünde eşi namaz kılmaya devam ediyor “gibi bazı şeyler anlatmış.
Cuma namazından sonra Saffet Hoca, bu
hocanın camiden çıkmasını beklemiş. Hoca çıkınca Saffet Hoca’yı da tanıdığı
için “hocam hoş geldiniz, cumanız mübarek olsun“demiş. Saffet hoca da hocaya;
“hocam şu anda müsait misiniz, bir yere birlikte gidebilir miyiz?“ deyince,
cami hocası; “tabii ki hocam memnuniyetle, nereye gideceğiz? “ diye sormuş.
Saffet hoca da; “öyle çalışan bir fırın değil de sönmüş bir fırına gidelim,
orada uzun da değil, iki rekat bir namaz kıl, görmek istiyorum “demiş.
Caminin hocası Saffet hocanın vermek
istediği mesajı almış Saffet hoca da daha sonra kendisine; “hocam, Allah aşkına
başka hiçbir konu kalmadı da bu şekilde konuşuyorsun. Evet senin dediğin
olabilir, itiraz etmiyorum. Ama sebepler çerçevesinde, kızgın bir taşın
üzerinde namaz kılınmaz, başka misal mi bulamadın anlatacak“ deyince caminin
hocası da özür dilemiş ve bir daha böyle örnekler vermeyeyim hocam“ demiş.
Yıllar sonra Saffet hocamla İzmir’deki Yamanlar
Koleji’nin mezuniyet töreninde buluştuk. Kendisine “nasılsınız, iyi misiniz hocam
“? diye sorunca; “elhamdülillah, iyiyim. Hayat bu. İnsana hep sorulur,
üniversiteyi bitirdin mi? Asistan oldun mu? Uzman oldun mu? Doçent oldun mu....
Emekli oldun mu? Sonra da insanlar artık şu soruyu sormaya utanırlar; “ne zaman
öleceksiniz? “ demişti. Allah rahmet eylesin. Kendisinden öğrencileri ve sonra
da arkadaşları olarak çok istifade ettik.
Aynı klinikte çalıştığı Prof. Dr.
Cemal Gezen hoca da, çok disiplinli, bilgili samimi, iyi niyetli bir
insandı. Kliniği, bütün hastanedeki en güzel, en temiz ve en düzenli klinikti.
Sabahları, stajyerler, asistan ve kliniğin diğer hocalarıyla vizite başlarken,
mutlaka hep birlikte kliniğin tuvaletlerine girilir, oralar kontrol edilir,
daha sonra da vizite devam edilirdi. Sonra da bize döner aynen şunu derdi; “bir
yeri kontrol mu etmek istiyorsunuz, ilk önce tuvaletlerine bakın. Eğer onlar
temiz ve kullanışlı ise, başka yeri görmenize gerek yok“ derdi.
Emekli olduktan sonra da hocayla
irtibatlarımız vefat edinceye kadar aynen devam etti.
Nöroloji hocamız Prof. Dr. Ahmet
Tahir Satoğlu, yine hepimizin, herkesin kılavuzu, danışmanı, avukatı,
abisi, hocası idi. Gerek klinikten, gerek hastaneden, gerekse üniversite
dışından herkes bir dert babası olarak ona gelir, dertlerini anlatırdı. O da
herkesle ilgilenirdi. Kapısı hiçbir zaman kapalı olmazdı. O yıllarda odasında
namazını kılarken bile kapısı açık olurdu. Biz de arkadaşlarımızla birlikte
kendisinden hem tıbbi yönden hem de diğer açılardan çok istifade ettik.
Bir gün üç arkadaşımla birlikte bizi
evine yemeğe davet etmişti. Yemek esnasında bize, “ben aile fertlerimize
sigorta yaptırdım “dedi. Bize fikrimizi sorunca biz de “siz daha iyi
bilirsiniz, bizim diyeceğimiz bir şey yok “dedik. Sonra bize “evet benim
ailemin bütün fertlerinin resmi sigortası var, ama ben yine de buna ilave
olarak, her bir aile ferdi için kendime göre ve imkanlar çerçevesinde, belli
bir miktar parayı ihtiyacı olanlara sadaka olarak veriyorum. Çünkü sadakanın da
ciddi koruyucu bir sigorta olduğuna inanıyorum, size de tavsiye ediyorum”
demişti.
Benim asistanlığım esnasında bazı
haksızlıklara uğradığım zaman kendisine gider fikir danışırdım. Yine bu
şekildeki bir haksızlık durumunda kendi yanına gidince, bana ‘’şimdi Dekana git, bu haksızlığını anlat.
Dekan sana ; “bu kadar önemli iş arasında, bir de senin işinle mi uğraşacağım
“diyecek. Sen de ona nezaketini ve terbiyeni bozmadan; “efendim burası
problemlerle ilgilenme yeri, eğer siz ilgilenmek istemiyorsanız, bu işi
bırakırsanız, yerinize gelen insana problemlerimi anlatırım dersin ‘’dedi. Ben
de hakikaten aynen dediğini yaptım ve dekana nezaketle bunları söyledim. Dekan
bana; “getir o zaman bu problemleri halledelim.” demişti.
Ahmet Satoğlu hocamız ile de irtibatımız uzun yıllar devam etti. Bu
üç hocamıza da Allahtan rahmet diliyorum.
O zaman, kendisi bir klinikte baş
asistan olan ve bizim kendisini örnek olarak aldığımız, sık sık evine
gittiğimiz, düzenli bir şekilde tavsiyelerini dinlediğimiz, sonra da ikimizin
de profesör olarak aynı fakültede görev
yaptığımız bir abimiz vardı. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde,
mesaiden sonra geç vakitlere kadar, hastanede çalışanların, onların
akrabalarının veya daha başka hastaların sıraya geçip, onları muayene edip, hiç
kimseden hiçbir ücret almadığını da bilirdik. Adeta herkesin dert babasıydı.
Hep de öyle oldu. Şimdi de öyle olmaya devam ediyor Allah kendisine sağlık ve
afiyetler versin.
Tabii ki anlaşılacağı üzere bu yaşanmış
hatıraları bir hikaye olarak anlatmıyorum. Bu anlatılan mükemmel insanların
yaptıkları ve söyledikleri sadece bana değil, ama bunları tanıyan herkese
yapılması gereken insani davranışlar olarak örnek olmuşlardır. Evet aslında bu
durum da bir hayatı süzerek yaşamanın farklı bir versiyonudur.
Peygamber Efendimiz (sav) bir
hadislerinde; “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır“
şeklinde buyuruyor. O zaman bize düşen, hepimizin bu hedef çerçevesinde, elden
geldiğince hayırlı insanlar grubuna girmeye çalışmaktır.
Ekonominin kuralı; “insanların
ihtiyaçları sınırsızdır, imkanları sınırlıdır. Bu sınırlı imkanlarla insanlar,
en acil ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar “şeklindedir. Aynen bu kaidede
olduğu gibi, insanın hayatı da sınırlıdır ve yapacağı da çok iş vardır.
Yukarıdaki misallerden hareketle, insanlara en faydalı olacak şekilde hareket
etme ,insan olmanın bir gereğidir. Bu örneklerden hareketle kendimize bir
çekidüzen verme ve böyle güzel ve şaşırmayan bir yola girerek, Allah’ın
rızasını kazanma istikametinde gereğini yerine getirme, insan olmanın özelliği
ve güzelliğidir.
Ne dersiniz?
YAZARIN SON YAZILARI

Yüzlerce milyonluk sır! Yarış atları firarda mı? Ç...

ABD'li yargıçtan çok konuşulacak karar: Filistinli...

Altın'daki duraklama sürecek mi? Gözler bu akşam y...

Numan Kurtulmuş'a göre 4200 PKK'lının tahliye edil...

10 yıldır tek kişilik hücrede tutulan Ali Ünal içi...


