Ah Çaresizlik!

  • Harun Tokak
  • Harun Tokak
    12 Şub 2023 14:28


    Odamda bir başıma oturuyorum.
    Şehir derin bir uykuda. 
    Karşı adadaki evlerin ölgün ışıkları sızıyor camlardan.
    Rüzgâr gecenin yalnızlığını gidermek için muttasıl türküler söylüyor.
    Gecenin karanlığı odama vuruyor. 
    Gece ve yalnızlık bana iyi geliyor. 
    Saatler ilerledikçe gece gözünü karartıyor, belli ki gönlümü hırpalayacak. 
    Uzaklardan hazin hazin havlayan bir köpek sesi duyuluyor.
    Karanlıkta kuşlar çığlık çığlığa uçuyor.
    Sular ahırdaki atlar gibi huysuzlanıyor.
    Sanki uzaklardan gam kervanları yola çıkmış katar katar bana doğru geliyor.
    Gece sırtını usulca sabaha dayarken ekranlara korkunç bir haber düşüyor.
    Dev gökdelenler birbiri üstüne devriliyor. İnsanlar kaçışıyor, feryatlar çığlıklaşıyor. 
    Sanki Kıyamet kopuyor… 
    Sanki atmosfer parçalanmış da yıldızlar musibet yağdırıyor.
    Bir deprem fırtınası önüne kattığı her şeyi alıp götürüyor.
    Yeryüzü, bağrında biriktirdiği öfkeyi ağzından alevler saçan bir ejderha gibi püskürüyor.
    İnsanlar hangi sokağa, hangi caddeye kaçsalar onları ölüm kusan kobralar çıkıyor.
    Sulu sepken kar yağıyor.
    Uzun hava ağıt gibi.
    Güzel ülkemde insanlar çaresiz. 
    Gurbette ben çaresiz.
    Elimden bir şey gelmiyor.
    Sadece oturup ağlıyorum.
    Ah çaresizlik!
    Sen nesin?
    Oturup ağlamak mı?
    Memleketinden uzakta olmak mı?
    Sevdiklerinin yanında olamamak mı?
    Beton blokların altında “beni kurtarın!” diyen sevdiğine elini uzatamamak mı?
    Kendisi hapiste olduğu halde sevdiklerinin beton blokların altında can verdiğini duymak mı?
    Zindanın duvarlarını yumruklamak mı?
    Çığlıklarının taş duvarlarda yankılanması mı?
    Kimsenin seni duymadığını hissetmek mi? 
    Ve bir köşeye çaresizce yığılıp kalmak mı?
    Çırpına çırpına prangaları eskitmek mi?
    Çaresizlik nedir?
    Nedir çaresizlik?
    Katran gecesi karanlıkta beton blokların altında kalmak mı?
    Karın, yağmurun altında muttasıl ıslanmak mı? 
    Art arda gelen sarsıntılar mı?  
    Gökdelenlerin intiharı mı?
    Sağ kurtulanların mahşerin insanlarına benzeyen yüz ifadeleri mi?
    Her an yeni bir sarsıntı ihtimaliyle çıldırtıcı bekleyiş mi?
    Dışarıda dondurucu bir soğuk olduğu halde gidecek bir yerinin olmaması mı?
    Nedir çaresizlik? 
    “Kolumu kesin ama beni kurtarın” diye yalvarmak mı?
    Ya da “bana kes” dediler ama yapamadım, çocuk daha körpe idi, çok güzeldi” diye oturup ağlamak mı?
    Gecenin bir vaktinde hayalet sokaktan geçerken, enkazın altındakilerin “Kimse yok mu?” feryatlarını duyduğu halde, elinden bir şey gelmediği için bari boşuna umut vermeyeyim düşüncesi ile ıslak ve karanlık yolda parmak uçlarına basarak yürümek mi? 
    Ayakta kalabilen sağlam evlerin bile sahiplerine düşman gibi bakması mı?
    Beton blokları kucaklayamamak mı?
    Enkazın altında kalmış olan kızının elinden tutarak, ‘‘Korkma kızım, ben buradayım.” Sözünü pelesenk yaparak karanlıkta karın altında otuz saat boyunca beklemek mi?
    Omuzlarına dağlar gibi binen acılardan dolayı bir enkazın başında çöküp ağlamak mı?
    “Burada sevdiklerim var. Ne olur yardım edin!” diye bağırdığı halde sesini hiç kimseye duyuramamak mı?
    Ekrandan bu korkunç, korkunç olduğu kadar da çaresiz sahneleri izlerken hayalim yıllar öncesine gidiyor.
    1999 Ağustos’na...
    Yine gecenin sırtını sabaha dayadığı saatlerde büyük bir sarsıntı ile uyandığımız o geceye…
    Depremler geceleri çok seviyor.
    Yataktan inmiyoruz. Yatak bizi huysuz bir at gibi sırtından atıyor. Biz de beşik gibi sallanan evden kendimizi sokağa atıyoruz.
    Sabah birkaç arkadaşımızla yola çıkıyoruz.
    Sakarya’ya vardığımızda şehrin harabeye döndüğünü görüyoruz. 
    Aman Allah'ım!
    Koca şehir yaralı bir insan gibi iniltiler içinde yerde kıvranıyor. 
    Beton blokların altından sağ kurtulanların yüzleri, mahşerin dehşetinden kaçan insanlarınkine benziyor.  
    Kabaran korku dalgaları yutmuş koca şehri. 
    Hiç kimse evine girmeye cesaret edemiyor. 
    Sarsıntıdan sağ kurtulabilenler harabeye dönmüş beton blokların başında çaresizce bekliyor. Hatta bazıları blokların altındaki yakınlarının “Kimse yok mu?” sesini duyuyor ama elinden bir şey gelmiyor. 
    Mezarları bile iş makineleri kazıyor. Açılan çukurlara sıra sıra konulan cesetleri yine makineler örtüyor.
    Kimsede ölüsünü gömecek güç yok. 
    Şehir kadar bitkin bedenler. 
    Ve yirmi gün kadar kalıyoruz Sakarya’da. 
    Minik konvoylarla şehrin kenar mahallelerine uzanıyoruz.
    Yaz yağmurları bardaktan boşanırcasına yağıyor.
    "Ne olur, bari sen ağlama!" dualarının dillendirildiği günler...
    Çadırların içi su dolu. Binbir güçlükle temin edilen sünger yataklar yağan yağmuru iyice içmişler.
    Bilhassa şehrin kenar mahallelerinde ulaşılmayan, paylaşılmayan yumak yumak acılar var.
    Hangi çadıra ya da derme çatma bir barakaya uğrasanız ağrılar, acılar ve yaralar içinde kıvranıyor insanlar.
    Doktorlarımızın bu vesile ile aldıkları dualara hâlâ gıpta ile bakarım.
    Her çadır kocaman bir göz olmuş gelecek insanları ve yardımları bekliyor.
    Umudun adını kimse bilmiyor.
    Gökyüzün erguvan rengi olduğu bir gece yine yollara düşüyoruz.
    Yollar dar, çamurlu ve harabe...
    Islak çadırların önlerine kahvaltılık paketlerimizi bir bir bırakıyoruz.
    Dönüş yolunda sık ağaçlı bir bölgeden geçerken çukurdaki iki çadırı yalayıp geçiyor arabamızın ışıkları. Gecenin siyah yüzünde, gözüne ak inmiş âmâ gibi görünüyor çadırlar.
    Konvoyumuz duruyor.
    Biraz daha dikkatlice bakınca, çadırların önünde bir hayalet gibi gidip gelen genci görüyor gözlerimiz. 
    Yorgun bir kelebek kadar mecalsiz umudunun kanatları. Son çırpınışları takılıyor farların geceyi delen ışığına.
    Gencin çadıra girmesiyle dışarı çıkması bir oluyor. Kucağında ağlayan bir çocukla bize doğru koşmaya başlıyor.
    Doktorlar çocuğa müdahale ediyorlar.
    Bir süre sonra çocuğun ağlamaları duruyor, eline tutuşturulan oyuncaklarla oynamaya başlıyor. Zavallı yavrucak etrafına gülücükler dağıtmaya başlıyor.
    Yavrusu gülerken bu defa da baba ağlamaya başlıyor.
    Uzamış sakallarının arasından yaşlar elbisesine doğru süzülürken,
    "Çocuğumuz ateşler içinde kıvranıyor. Annesi içerde ağlıyor. Durmadan dua ediyor. Ben de çaresizlikten çadırın önünde habire gidip geliyordum. Yol yok, elektrik yok, vasıta yok...'Gecenin bu vakti ne yaparım Allah'ım! Gecenin bu saatinde kim gelir buralara!' derken bir anda ambulansın ışıklarını gördüm. Sevinçten ne yapacağımı şaşırdım. Siz kimsiniz? Allah aşkına!"
    Kendimizi tanıtıyoruz.
    "Tahmin etmiştim." diyor
    "Ben de vagon fabrikasında çalışıyorum. Adım Ramiz. Bir oda arkadaşım vardı, Cengiz Taştan. Cengiz, Kırgızistan'a Türk okulları için gider gelirdi. Oradaki okulları anlatırdı bana. Anlattıkları benim pek ilgimi çekmezdi ama güzel şeyler yaptığına inanırdım. Siması güven verirdi insana. Bir keresinde yine oralara gitmişti. Bindiği araba kaza yapmış, orada vefat etmişti. Cenazesi geldi. Siz onun arkadaşlarısınız.”
    Yıllar sonra yine karşılaşıyorum Ramiz’le.
    Çemberlitaş Fırat Kültür Merkezi’nde verdiğim bir konferans sonrası bir genç bana doğru yaklaşarak; “Beni hatırladınız mı?” diyor. 
    “Hatırlayamadım.” diyorum.
    “Ben Ramiz.” diyor. “Depremde, bir gece yarısı, şehrin kıyı mahallesindeki bir çadırın içinde kızım ateşler içinde yanarken bulmuştunuz bizi.” 
    Siması hayalimden silinse de bu genci ve o geceyi hatırlıyorum.  
    “Kızımız ne yapıyor? Büyüdü mü?’’ diyorum.
    “Büyüdü. Lisede okuyor.” diyor. 
    Sakarya’ya konferansa gittiğim bir gün Ramiz beni yine buluyor.
    “Kızım kendi elleriyle size kahve ikram etmek istiyor.” diyor. 
    Yıllar önce, iki yaşındayken, bir gece vakti babasının kucağında ateşler içinde yanarken gördüğümüz Ayşe’yi ben de merak ediyorum. 
    “Gidelim.” diyorum.
    Ayşelerin evine doğru giderken arabanın içinde Marmara depreminin mahşer manzaralarını andıran Sakarya sahneleri bir bir geçiyor gözlerimin önünden.  
    Dar bir yoldan geçerken Ramiz "Burayı hatırladınız mı?" diyor. "Sizinle ilk defa burada, şu direğin dibinde karşılaşmış, kızım Ayşe’yi burada tedavi etmiştiniz.”  
    Eskiden beri şairler, şiirlerinde sevgilileriyle görüştükleri, buluştukları ve zamanla harabe haline gelen yerlere bakıp bakıp ağladıklarını dile getirdikleri gibi; biz de hatıralarla dolu bu yerde, kendince sokağı aydınlatmaya çalışan elektrik direğinin dibinde o hüzünlü fakat güzel geceyi yeniden hatırlıyor, duygulanıyoruz. 
    Ramiz’in evine vardığımızda on beş yaşlarında bir kızımızla, bir kadın kapıda karşılıyor bizi. 
    Gök mavisi, ferah, temiz, çocuksu, latif gözlü evin genç kızı mahcup ve mütebessim bir eda ile "Harun Ağabey, hoş geldiniz!" diyor. 
    Ramiz "İşte Ayşe'miz." diyor 
    Aman Allah'ım! O gece babasının kucağında ateşler içinde yanan incecik dal büyümüş, serpilmiş, alımlı, soylu bir servi olmuş. 
    Huzur dolu bir ev burası.  
    Evden, bütün şehre yetecek bir mutluluk yayılıyor. Sadece sakinlerinin yüzlerinden değil, sanki evin duvarlarından da huzur ve mutluluk damlıyor.  
    Ayşe'nin ailesi o deprem gecesi çadırda karar almışlar: Bundan sonraki ömrümüzü sadece kendimiz için değil, başkaları için yaşayacağız. 
    ‘‘Siz en çaresiz anımızda bize çare oldunuz. Biz de o geceden sonra başaklarına çare olmaya karar verdik.”
    Türkiye güzel insanlar ülkesidir.
    Güzel ülkem, geçmiş olsun!

    12 Şub 2023 14:28