Belevi

  • Harun Tokak
  • Harun Tokak
    12 Mar 2023 12:17



    Oturduğum kasabanın yakınında Belevi adında küçük bir belde var. Şehir merkezine giden yol bu şirin beldenin ortasından geçiyor. 
    Bu sevimli belde bu mevsim çok güzel oluyor. Yolların iki yanlarında sıralanmış badem ağaçları, sevgililerine gitmek için süslenmiş gelinler gibi çiçekli dallarından dökülen bahar gülücükleri ile gelip geçenleri selamlıyorlar.
    Ne zaman bu şirin beldeden geçsem hep Hizmet Hareketi’nin yeri doldurulamaz destansı kahramanlarından biri olan Hacı Kemal Ağabey karşıma çıkıverecek ve yine, “Durmak yok, yola devam!” diyecek gibi geliyor.
    Geçen gün anne-babası ve iki kız kardeşi ile komşu ülkede yaşayan sevgili torunum İhsan geldi. Onunla üç günlük minik bir kamp yaptık.
    Uzun uzun ilklerin efendisi Hacı Kemal Ağabeyi anlattım ona. O da dikkatle dinledi. 
    İhsan daha on iki yaşında. Öğretmeni ona günlük tutmasını tavsiye etmiş. İngilizce tuttuğu günlüğüne Hacı Kemal Ağabey’i yazdı.
    İhsan, günlüğüne Hacı Kemal Ağabey’le ilgili neler yazmış bir bakalım:
    Lise tahsili bitirince ailesinin Selçuk Belevi’deki çiftliğinin başına geçen Hacı Kemal Ağabey kısa sürede temizliği, şık giyimi ve sosyal aktiviteleri ile dikkat çekiyor. Portakal, incir ve zeytin bahçelerinin verimini artırmak için projeler hazırlıyor.
    Adnan Menderes baba dostudur. Çiftliğe sık sık uğramaktadır. Köşkü andıran tek katlı bahçeli ev, Menderes’ten sonra Demirel’in ve sonraki yıllarda da Özal’ın Ege Bölgesi Temsilciliği gibi çalışıyor. Misafirlerin biri geliyor, biri gidiyor.
    Bu tecrübe onda ülke meselelerine dair bilinci daha da artırıyor. 
    O hep bir arayış içindedir. 
    İzmir’de bulunduğu bir gün Şadırvan Camii’nde abdest alırken kulağına genç bir vaizin bahar şırıltılarını andıran sesi geliyor. Takunyalarıyla koşuyor o sese. 
    “İşte şimdi yıllar yılı aradığımı buldum.” diyor.
    O genç vaiz Fethullah Gülen’dir.
    Bir daha Hocaefendi’nin yanından hiç ayrılmıyor.
    İslami uyanış için İstanbul çok önemlidir. İstanbul’un varlıklı iş adamlarını kapı kapı dolaşıyor. 
    Bir gün Hocaefendi’yi İstanbul’a davet ediyor. İstanbul’un iş adamları ile Yahya Efendi Dergâhı’nda bereketli bir gece yaşanıyor. 
    Bir sukut musikisi gibi duran bu zarif bina dile geliyor o gece.
    Hocaefendi’nin; “Ya Resulallah, o alnı ak atınla Arap diyarlarında dolaştığın yeter! Gel, biraz da bizi gör gözet! Biraz da Anadolu’da sür atını!’’ sözü yürekleri yakıyor. 
    Başta Çamlıca ve Nizamiye Külliyeleri’nin banisi olan Ali Kervancı gibi nice güzel insan o geceden sonra nurlu kervana katılıyor.
    İstanbul’da birkaç öğrencinin kalabileceği ilk ışık evi Hacı Kemal Ağabey’in gayretleri ile Topkapı’da açılıyor.
    Ardından, Fatih’te üç katlı bir düğün salonu öğrenci yurduna dönüştürülüyor. 
    “Anadolu’dan gelen çocuklar İstanbul’da savrulup gitmemelidir.” diyor.
    Hizmet Hareketi’nin ilk koleji olan Özel Fatih Lisesi’nin her taşı, her tuğlası onun gözyaşları ve emeği ile vücut buluyor.
    Varlıklı insan kapı kapı dolaşarak yüz suyu döküyor. 
    Şimdi o ve onun gibi fedakâr inşaların döktükleri yüz suları ile bazıları yüzlerinin kirlerini yıkıyor. 
    Bir gün, yalısında yan yatarak denize karşı  bidler Yolu’nu okuyan bir iş adamına, “Yat Hacı yat! Milletin evladı mahvolurken sen burada yat bakalım!” uyarısı, ıstırapsızlığa karşı bir isyandır.
    İsmail Büyükçelebi Hocamız, “Hacı Ağabey adama çok sert çıktın. Bizi kovacak diye korktum.” deyince,
    “Evladım! O bizi kovamaz. Ben onun için on beş günden beri her gece teheccüdlerimde dua ediyorum.”
    Varlıklı bir Osmanlı beyefendisi olmasına rağmen hiç yüksünmeden yıllarca zenginlerin ayakkabılarını çeviriyor, paltolarını tutuyor. 
    İstanbul kısmen kıvamını bulduğunda, Anadolu’ya açılıyor.
    Önce Doğu’nun sarp yollarına vuruyor kendini. Serhat şehrimiz Van’dan başlıyor. Van Gölü’nün masmavi serinliğinde gönülleri ferahlatan öğrenci seslerini duyduğunda “Oldu bu iş.” diyerek oturup ağlıyor.
    1989’un sıcak bir ağustos günü, bir okulun işleriyle meşgul olurken annesinin vefat haberini alıyor. 
    “Ah anacığım, bana bir şey diyecek miydin? Keşke yanından ayrılmasaydım!” diyerek anasının başucunda sarsıla sarsıla ağlıyor. 
    Van’dan Urfa’nın, sonra da yine bir serhat şehrimiz olan Edirne’nin yolunu tutuyor.
    Demirperde yıkılınca kendini Asya yollarına vuruyor.
    “Yaşın bir hayli ilerledi. Şekerin, kalbin, tansiyonun var. Gitme!” diyenlere;
    “Asıl, ben gitmezsem mahvolurum.” diyor. 
    Bütün Orta Asya ülkelerin milli eğitim bakanları ile görüşüyor. 
    Karanlık bozkıra düşen ışıklar gibi okullar arka arkaya açılıyor. 
    Tacikistan’ı çok seviyor ve oraya daha fazla zaman ayırıyor.
    İç savaştan dolayı o günlerde ölümü göze almadan oralarda iş yapmak imkânsızdır. 
    Bir gün yolda Rusça bir levha görüyor. Yanındaki öğretmene,
    “Evladım, bu levhada ne yazıyor?” diyor.
    “Dur, yazıyor.”
    “Orada dur yazsa da bize durmak yok, evladım.”  
    1993’te Tacikistan’da da ilk Türk koleji açılıyor. 
    Biricik kızı da o sıralarda sürekli diyalize girmektedir. Eşinin vefat haberini alınca şaşırıyor.
    “Biz, kim için bekliyorduk, kim girdi araya.” diyor. 
    Günlerce eve gelemediği zamanlarda bile hiç yüzünü ekşitmeden kendisini karşılayan hayat arkadaşını son yolculuğuna uğurlamak için ilk uçakla Türkiye’ye dönüyor.
    Gece taziyeleri kabul ederken metin görünmeye çalışırsa da herkes dağılınca mendilini çıkarıp hıçkıra hıçkıra gün ağarıncaya kadar ağlamanın tadına varıyor. 
    Sevgili eşini defneder etmez tekrar Tacikistan’a dönüyor.
    Sahnede ölmeye sevdalı bir sanatçı gibidir.
    Onun bitmez tükenmez gayretleriyle Tacikistan’ın hemen bütün şehirlerinde arka arkaya okullar açılıyor. 
    Artık o, Taciklerin “Hacı Ata”sıdır.
    Berber bulunamadığı için eli biraz makas tutmasını bilen bir öğretmene bir gün tıraş olurken kulağı kanlar içinde kalıyor ama başka yapacak bir şey yoktur.  
    Bir gün ders dinlemek için bir sınıfa giriyor. Sınıftaki öğretmen, Belevi’nde elinden tuttuğu bir çocuktur. Okulun bahçesindeki bir taşın üstüne oturuyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyor. 
    Öğrencilerin sesini duymak için okulun misafirhanesinde kalıyor. 
    Geceleri delik deşiktir. 
    Kızının rahatsızlığından dolayı yüreğinin bir köşesinde acı, hep bir kor gibi derisine yapışık durmaktadır.
    Yaralı aslan Amuderya kıyılarında beyaz yelelerini savurduğu bir gün bozkırın sert rüzgârları beklenen o acı haberi getiriyor.
    Acılar pençeliyor yüreğini. Maveraünnehir’de ışık yavaş yavaş belirginleşirken o ilk uçakla dönüyor Türkiye’ye. 
    Çok sevdiği biricik kızını istemeye geldiklerinde “Benim gelinlik kızım mı vardı ki?” dediği günleri hatırlıyor. Beyaz gelinliği ile evden gittiği gün, daha dün gibidir.
    Küçüklüğünden beri hasretini çektiği babacığı, baş ucundadır ama artık onun konuşmaya mecali yoktur. 
    Ruhunun heykeline kemal şeklini vermek için, acılar azar azar yontmaktadır yorgun bedenini.
    Kızı musallada yatarken İncirliovalılara yurdun bitip bitmediğini soruyor. 
    “Hacı Ağabey, bunları sonra konuşsak.” dediklerinde, 
    “Hizmet geri kalmaz evladım.” diyor.
    Yine Tacikistan yollarına düşüyor.
    Artık yaşlı ve yorgundur. Kalbi ciddi sinyaller vermektedir.
    Nihayet bir gece yarısı okulun üst katındaki odada amansız acılar içinde kıvranmaya başlıyor. Beti benzi atmış, dili bembeyaz olmuştur. Moraran dudaklarıyla bir öğretmene sesleniyor.
    “Evladım, koş bana doktor çağır, ölüyorum.” 
    On gün kadar yoğun bakımda kalıyor.
    Araya Hocaefendi’nin de girmesiyle Türkiye'de tedaviye ikna ediliyor.
    Uğurlamak için Tacikistan’ın bütün şehirlerindeki öğretmenler ve işadamları başkent Duşanbe’deki okulda toplanıyorlar.
    Ta Belevi'nden, İncirliova'dan, ilk göz ağrılarım dediği İncirliova Kur'an Kursu, Aydın İmam-Hatip Okulu'ndan başlıyor söze...
    Sonra Kestanepazarı yılları… 
    Tahta kulübede kutlu dostla geçen aydınlık geceler…
    “Hocam hasta.” diye Nokta Durağı’ndaki merdivenlerde ağladığı günler… 
    Bozyaka Yurdu…
    Fatih Koleji’nin merdivenlerini üçer üçer çıktığı günler…
    “Falan yerin ranzası gitmiş mi? ‘‘Müdürü gelmiş mi?” diye uykusuz geçen yorgun geceler… 
    Ağlayarak kılınan namazlar… 
    Anadolu yollarında geçen günler…
    “Ne çabuk geçti, bu yıllar!” sözü, hıçkırıklara boğmaya yetiyor salonu.
    Dinleyenlerin gönlüne kor düşüyor. Herkesle tek tek kucaklaşıyor. 
    Gözyaşları sel olup akıyor. 
    O ülkesine dönerken Asya’da da gün dönüyor. Artık mevsim tomurcuk çağındadır. 
    Yorgun aslan ülkesine dönse de artık geceleri yıldızlarla yarınları söyleşen yiğitler yollardadır.
    Türkiye’de ilk tedavi ve bakımı yapılıyor. Kendisini biraz iyi hissettiği bir gün Belevi’ne gidiyor.
    Bir zamanlar ailesi ile bu konakta yaşadığı o mutlu yılları hatırlıyor. 
    Menderesin, Demirel’in, Özal’ın sık sık uğradığı konak, yeşilin koynunda öylece durmaktadır.
    “Oturdum hayalimde o eski bahçelerde
      Bir devri şen şakrak yaşadığımız yerlerde
      Ne tatlı rüyalara açıldım perde perde 
      Saadetlerle coştuğum tepelerde.” 
    Artık hayat rüyasının billuru çatlamıştır. Gözlerinde öteler tüllenmektedir. 
    Artık “Ne hicranlı akşam ne ağlayan hazan” onun dünyasında bir çağrışım yapıyor. 
    Gözünü ufukta gurubu olmayan dünyalara, hazansız baharlara çeviriyor. 
    1997’nin bir mart sabahı gün ışımaya başladığında o yeni bir dünyaya doğuyor.

    12 Mar 2023 12:17