Göremediklerim Ne Kadar Bilmiyorum

  • Harun Tokak
  • Harun Tokak
    01 May 2020 15:30
    İncecikten bir kar yağıyor.
    Yağmurla karışık…
    Sulu sepken…
    Gurbette bir garip toprağa veriliyor.
    Birkaç seveni var başında.  
    Yüzlerinde maske. 
    Üzerlerinde hijyen elbiseleri.
    Gözlerde siyah gözlükler. Üzerlerinde kalın paltolar.
    On beş gün önce vefat etmiş olan bir garibi ahirete uğurluyorlar.
    Beden toprağı özlemiş besbelli.
    Bir tohum gibi toprağa değeceği günü beklemiş günlerce.
    Karanlık ve buz gibi morgda.
    Her gün biri gelip diğeri giden ölülerle soğuk dostluklar kurmuş.
    Bahar mevsiminde kar yağıyordu bahtına. 
    Uğurlayanlar arasında ne kızları vardı ne oğulları.
    Ne de dört yıl önce ayrılırken “Bahaddin bir daha dünya gözüyle görüşemeyeceğiz.” diyen sevgili eşi.
    Sulu sepken altında yalnızca üç-beş seveni…
    Gurbet gurbet içinde.
    En çok da gurbet illerde yalnız uğurlanan garipler dokunuyor yüreğime.
    Evlatlarını bir daha göremeden, onları kanatları altında toplayamadan bırakıp gidiyorlar. Gurbette bir mekan tutamadan, sıcak bir yuvaya kavuşamadan…
    Oturum bile alamadan…
    Sonbahar yaprakları gibi savrulmuş sevdiklerine bir daha sarılamadan, öpemeden, koklayamadan…
    Bir şey söyleyemeden…
    Son bir kez gözlerinin içine bakıp “Sizi çok seviyorum.” diyemeden.
    Geçmiş güzel günleri unutmadan, geleceğini yıkmadan… 
    Köyünün yağmurlarında bir daha ıslanamadan.
    Üç-beş seveni uğurluyor yağan yağmura aldırmadan.
    Geceler boyunca, buz gibi karanlık morglarda birkaç cesetle birlikte cansız bedeni yatarken; tertemiz ruhu, kilitli çelik kapıları usulca açarak gecenin karanlığında bir yıldız böceği gibi sevdiklerini ziyarete gidiyor.
    Gündüz bile önünden geçerken yüreğimizin ürperdiği karanlık ve ıssız koridorları yüreğinden yayılan füsunlu ışıklarla geçerek sevdiklerine koşuyor.
    Mesafelerin canına okuyor.
    Dağları, denizleri, okyanusları aşıyor.  
    Bir sevdiğine “Çay koy keçeli, içelim.” diyor.
    “Bak ölmemiş.” diyor “Aslı yokmuş konuşulanların.”
    Bir başka dostuna “Bir kahvaltı hazırlasana.” diyor.
    Söz arasında “Falanca abi ile ilgilenin.”  tembihini de ihmal etmiyor.
    Kapkaranlık morg günlerinde bile darda olan dostları ile ilgisini kesmiyor.
    Öğrendim ki meğer ilgilenin dediği o abi hastanede imiş.
    “Onlara ölüler demeyiniz…”
    Dirilerden daha diridir onlar.
    Öldükten sonra da tasarrufları devam eder.
    Bütün dostlarının tanıklığı ile gece namazını, evrad u ezkarını hiç bırakmayan bir insana karanlık morglar mezar olsa ne yazar. 
    Bedenini o buz gibi yerde bırakarak dostlarını dolaşıyor bir bir.
    Kardeş ailesinin yanına gidiyor.
    “Bugün senin cenaze törenin var.” diyorlar kendisine.
    Susuyor. 
    Bu sözden mutlu olmuyor. 
    Kendini ölmüş bilmiyor.
    Marmara depreminde beton blokların altında babasının kucağında ölümle hayatın arasındaki ince çizgide gidip gelen yavrunun “Bahaddin Abi de gelmediğine göre kimse gelmeyecek baba.” demesi boşuna değildi.  
    Halbuki o, o anda enkazın üzerinde baba-oğlu kurtarma telaşındaydı. Koca koca taşlarla, beton bloklarla savaşıyordu.
    “Nasıl yaşarsan öyle ölürsün, nasıl ölürsen öyle haşr olursun.”
    Mars’ta hizmet var deseler, morgun çelik duvarlarını parçalayıp koşacak kadar imanlı bir adam.
    Ölen sadece bir Bahaddin Bey değil ki…
    Bir baba ölüyor, bir eş ölüyor, beton blokların altındaki yavruların Bahaddin Abisi ölüyor.
    Kelimeler tutsak kalıyor dudaklarda.
    Bir anne küçücük evladıyla arkadaşını ziyarete gittiğinde oğlu, arkadaşının eşine ziyaret boyunca hep “Baba!” diye sesleniyor. 
    Kadın mahcup oluyor, utanıyor.
    Evlerine dönerken “Oğlum niye öyle yaptın, o senin baban değil ki!” diyor.
    “Biliyorum anne ama ‘baba’ demeyi o kadar özledim ki!’’
    Bir baba adam, sadece inanmış üç beş adam tarafından son yolculuğuna uğurlanıyor.
    Bir daha dudaklarda tutsak kalacak öksüz ve yetim kelimelerle birlikte.
    Son kez ıslanıyor nisan yağmurlarında.
    Uzaktan çok uzaktan seyrediyorum.
    Elleri eldivenli, yüzleri maskeli… 
    Görebildiklerim hepi-topu üç-beş seveni. 
    Gözlerden dökülen dökülene…
    Göklerden dökülene karışıyor gözlerinden dökülenler.
    Yüce Peygamber’in biricik kızı Fatımatüzzehra gelin giderken Ümmü Eymen annemizin gözyaşları düşüyor yangın yeri yüreğime.
    Hazreti Fatıma gelin gidiyor.
    Annemiz oturmuş bir köşede ağlıyor.
    Allah’ın Rasulü, kızını, can parçasını evinden uğurlarken, ince ve zarif gelin Hazreti Fatıma’nın alnından öpüyor.
    Sözleri hicran kokulu…
    “Kızım seni, isteyenlerin arasından ilim bakımından en yüksek, ahlak bakımından en ileri, müslümanlığa en erken koşan birine verdim.”
    Bu sözleri söylerken gözleri doluyor;
    “Kızcağızım!’’ diyor, “Sen de benim gibi yetim büyüdün, annen sağ olsaydı da şu gününü görseydi, seni kendi elleriyle gelin etseydi, ağlayışım ondandır.” 
    Aişe annemiz, Sevde annemiz, abla Ümmü Gülsüm bir anneden, bir abladan öte davranıyorlar. 
    Sessiz sesiz ağlıyorlar.
    Vakit akşama eğiliyor. 
    Can parçası gidiyor. 
    Bir akşam hüznü gibi gelinlik hüznü düşüyor yüreğine. 
    Gidiyordu işte. 
    Selman-ı Farisi deveyi çekiyor.  
    Kızlar, gitmek için mi gelirdi, aileye misafir miydi, evinde yer tutmaz mıydı?
    Geçtiği yolların iki kenarına yığılmış kuru hurma dalları ateşe verilerek akşamın alacasında geçtiği yollar aydınlatılıyor. 
    Gamlı güzel gözlerinde parlayan alevlerin yalımında cennetten yeryüzüne inmiş bir huriyi andırıyor.
    O giderken Ümmü Eymen annemiz ağlıyor. 
    Güllerin Efendisi, “Ey annem, neden alıyorsun?” diyor.
    “Fatıma’mın garip gidişine, anasız gidişine ağlıyorum. Ensar, kız alıp verirken öyle yüksek mihirler alıyorlar ki onları duyunca Fatma'nın mihrini düşünüp ağladım. Onlar öyle güzel düğünler yapıyorlar ki bizim düğünümüzü hatırlayıp üzüldüm. Onlar gelin evden çıkarken başlarından aşağı öyle badem, şeker, altın, gümüş saçıyorlar ki Fatma'nın düğünün yokluk içinde olduğunu hatırlayıp ağladım, analık yüreğim sızladı.”
    “Ey annem!” diyor Allah’ın Rasulü, ‘Allah seni ağlatmasın! Beni keremiyle gönderen Allah’a yemin olsun ki ben Ali'yle Fatma'nın evliliğini kendi nefsim için istemedim, onların evlenmesini isteyen Allah'tır. Ey annem! Fatıma Ali'yle nikâhlandığında yüce melekler arşı kuşattı, onların düğünleri önce göklerde yapıldı, huriler asumanı süsledi, nikâhlarını bizzat Allah kıydırdı, tüm melekler şahit olup sevindi. Fatma ile Ali'nin üzerine kırmızı yakutlar, yeşil zebercetler serpildi. İlahi anneciğim! Bunun için mi ağlarsın. Fatma gelin giderken 70.000 huri eşlik etti.”
    Nebiler Sultanın bu sözleri Ümmü Eymen’i sevindiriyor.
    Biz her şeyi gördüklerimizle sınırlı sanıyoruz.
    Toprak bağrında ne var ne yok üstüne çıkarırken biz bahara inat sevdiklerimizi bir tohum gibi bir bir toprağın bağrına bırakıyoruz. 
    İncecikten bir kar yağıyor. 
    Gurbette bir garibin gidişini izliyorum uzaktan.
    Tabutuyla birlikte koyuyorlar kara toprağın bağrına.
    Islak toprağı bir yorgan gibi örtüyorlar üzerine. 
    Kayboluyor gözlerden.
    Görebildiğim uğurlayanlar üç-beş insan.
    Göremediklerim ne kadar bilmiyorum.

    01 May 2020 15:30