Anadolu

  • Hüseyin Odabaşı
  • Hüseyin Odabaşı
    09 Eyl 2021 14:36

    Anadolu’ya neden “Anadolu” denmiş, bu isim neden verilmiştir?  “Ana dolu” veya “analarla dolu” manaları bizi en az iki öyküye iki destana götürür. Her masal da aslında yolumuzu aydınlatması için göğe tutturulan yıldızlar gibidir.  

    Anadolu'yu Anadolu yapan ilk destanımız şöyle: Taşlıca köyünde meydana gelmiş olan bir olaya dayanır. Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı olan Alaaddin Keykubat, kendisinden önce yapılmış olan seferleri devam ettirerek Anadolu’nun İslam-Türk ülkesi haline getirmek için çalışmaktadır. 

    Bu maksatla yola çıkan Akıncılar, günümüzde Ankara Kızılcahamam sınırları içerisinde bulunan Taşlıca köyüne uğrar. Bu köyde ise, buraya yıllar öncesinden gelip yerleşmiş olan kadın erenlerden Kırmızı Ebe ve de oğlu Oruç yaşar.

    Bu köye gelen Akıncı askerler, Kırmızı Ebe tarafından karşılanır ve Kırmızı Ebe askerlere ayran ikram etmek ister. İşte tam da burada keramet başlamaktadır. Kırmızı Ebe yayıkta yeni olarak hazırlamış olduğu ayranı askere ikram etmek üzere orada bulunan taş oluğa döker. Askerler ise, bu ayrandan içmek ve de kaplarını doldurmak için sıraya girer. Bütün askerler hem ayranını içer hem de kaplarını doldurur. Buna rağmen taş oluktaki ayran bitmez. Bu olay ise, Kırmızı Ebe’nin evliyadan ve üzerinde bir keramet olduğunun göstergesi olarak yorumlanır:

    -Doldurun Gazilerim
    -Doldur Ana,
    -Doldurun yavrularım,
    -Ana, dolu.

    Her tarafımız ayrana doldu, doydu manasına gelen bu söz kerametiyle beraber dillere destan olur ve bu coğrafyayı Anadolu haline getirir.

    Fakat ikinci destanımız ilki kadar masum değildir. Birincisini mana olarak, sebep sonuç olarak çağrıştırsa da farklıdır. Zalimlerin zulümlerinden kaçan analar fi tarihte çocuklarıyla beraber Anadolu'nun dağlarına, ormanlarına gidip saklanmak zorunda kaldıklarından ötürü bu topraklara anlarla dolu anlamında “Anadolu” dendi. 

    Bu mananın Birinci Dünya Savaşı’nda ve İstiklal Mücadelesi yıllarında yeniden yaşanarak tekrar ettiğini görürüz. Savaşa giden ve dönemeyen erkeklerinden dolayı nice köyler ve pek çok kasabalar sadece kadınlarla ve çocuklarla dolup taştı.  Yaşlı ihtiyarlar gelen misafirlere; “Oğul, yıllar var ki kasabamızın mezarlığına bir erkek gömülmedi.” diyecek kadar Anadolu analar ve kadınlar diyarı haline geldi.   

    Günümüzde Anadolu birincisini değil ikinci destana uygun olarak yeniden hapishanelerine varana dek kan kusan, zalimlerin zulmünden ötürü Allah’a sığınan analarla doldu. Yeniden Anadolu zulümden kaçan anaların barındığı yerler yurtlar haline geldi. Nemrutların zulmünden oğlu Hz. İbrahim'i yanına alıp mağaraya sığınan anne gibi annelerimiz evlatlarıyla beraber bütün bir Anadolu coğrafyasına mağara diye sığınıp kaldılar. 

    Fakat açık veya kapalı hapishanelerde çile dolduran annelerimize yarın oradan çıktıktan sonra yanlarına gidilse Kırmızı Ebe’den istendiği gibi ayran, süt istense yine; “ana doldu yeter artık” deyine dek içecek verir, “karnımda boş yer kalmadı” deyine dek de aşlarını sizinle paylaşırlar. Zaten hapishanelere girme gerekçesi ekmeklerini mazlumlarla paylaşmaları ve cömertlikleri değil midir?   
    Fakat bugün, analarla dolu Anadolu'yu maruz kaldığımız zulümlerden dolayı pek çoğumuz terk etmek zorunda kaldı. Bu camianın mensupları şimdilerde gurbetin acısını iliklerine kadar hissediyor. Yunus'un türküsü dillerimize pelesenk olup ruhumuza yapıştı adeta:

    “Bu dünyadan gider olduk
    Kalanlara selam olsun
    Bizim için hayır dua
    Kılanlara selam olsun”

    Vatanımızda hapislere atılmamız veya oradan çıkarılmamız yetmiyormuş gibi üstüne üstlük siyasetçilerin bin bir türlü entrikaları ve hasetçilerin kurduğu tuzaklarla bakışı, duruşu aleyhimize çevrilen, bir zaman “necip millet” deyip göklere çıkardığımız Anadolu insanının hala zalimlere destek tavrı karşısında ne yapmamız gerektiğini bilemez hale geldik. 

    Parmakları teker teker koparılarak idam edilen Hallacı Mansur'un her musibete sabretmesi fakat oradan geçen dostu Cüneydi Bağdadi, taş atanlara mukabil gül de atsa incinip ağlaması gibi biz de Anadolu insanından son süreçteki tavrı karşısında incindik, üzüldük ve hatta hayal kırıklığına uğradık. 

    Şimdi, O’ndan cefa da görsek biz Anadolu'muzdan vazgeçebilir onu gözden çıkarabilir miyiz? Soru bu!

    Yusuf'un (a.s) kardeşleri de O’nu Kenan ilinden döverek, söverek iterek kakarak dışarı attılar. Yusuf’u kuyuya atmak Kenan ilinden de atmak içindi. Yusuf'un (a.s) kardeşleri O’nu gözden çıkarmışlardı bir kere. Onsuz bir Kenan düşlediler. Fakat kardeşlerinin onca ihanetine rağmen Yusuf (a.s) kardeşlerini gözden çıkarmadı. Eğer kardeşlerini kalbinden silseydi Mısır’a aziz olduğunda bir iki yardımcısını babasına gönderir kardeşlerinin hile ve tuzaklarını Hz. Yakup'a arz eder ve onların işini bitirir, defterini dürerdi. 

    Fakat Hz. Yusuf (a.s) peygamberlik basiretiyle biliyordu ki bu “yıldız topluluğunun” kendisine rüyasında gördüğü gibi secde (saygı anlamında) edeceği bir fırsat aralığını Allah ona bahşedecekti. Tevhit dinini yeni kabul eden Mısır toplumunda haset de olsalar, günaha da girmiş olsalar bir peygamber olan baba Yakup (a.s)’un terbiyesinde yetişmiş tevhit inancını iyi bilen kardeşlerinin rehberlik yapmasına ihtiyaç vardı, ihtiyaç olacaktı.  Bundan dolayı kardeşlerini bütün bütün kaybedecek bir tavra girmeyip ağını gerip avını bekleyen bir örümcek gibi hadiselerin lehinde gelişmesi için babası gibi sabrederek beklemesi gerekiyordu. Yaklaşık 30 sene bekledi. 

    Kendisi dünyevi ikbâl basamaklarının zirvesine çıkıp en güçlü olduğunda; kardeşleri de kıtlıktan ötürü dünya imkanları açısından en aşağısına indikleri en zayıf noktada Hz. Yusuf (a.s), Onların tövbe istiğfar etmesini sağlayarak Onları, Mısır toplumunun rehberleri, mürşitleri haline getirdi. 

    Hz. Yusuf yarınları hesap ederek kardeşlerini gözden çıkarmadı. Peygamberimiz(sav) Uhut Savaşı’nda yanağını parçalayan Mekkeli kardeşlerine beddua edip helaklerini istemedi. Hulefa-i Raşidin döneminde İslamiyet'in üç kıtaya yayılmasında Peygamberimizi(sav) bir avuç Müslümanla yerinden yurdundan eden ama aynı zamanda sonradan Müslüman olan Mekkelilerin payı büyüktür. Eğer tarih bu minvalde tekrar ederse analarımızla dolu olan Anadolu milletine yarın dünyada etkin bir rehberlik yapma noktasında büyük işler düşecek gibidir. 

    Hz. Yusuf kendini kuyuya atan kardeşlerini, Peygamberimiz(sav) sahabesiyle beraber yurdundan men eden Mekkelileri gözden çıkarmadığı gibi biz de yapılan zulümlere şimdilerde seyirci kalsa da Anadolu insanını gözden çıkaramaz, gönül defterimizden tamamen silemeyiz. 

    Düşüncem, kanaatim budur!

    09 Eyl 2021 14:36