Bilinmezlikler ağındaki hayat suyu

  • Prof. Dr. Osman Şahin
  • Prof. Dr. Osman Şahin
    18 Tem 2025 13:02
    Günümüz dünyasında, Müslümanlar sahip oldukları muhteşem geçmişleri ve bu geçmişten miras olarak onlara ulaşan o harikulade değerlerinden habersizdirler. Ayrıca bu bilgisizliğin yanı sıra, geçmişleri ve değerleriyle alakalı hep yanlış bilgilerle beslenmişler ve daha çok karalamaya yönelik propaganda ve telkinlere maruz kalmışlardır.

    Maalesef, geçmiş ve yeni tamamen birbirlerine zıt olarak kabul edilmiş, ya geçmişi ya da yeniyi tercih etmek gerektiği düşünülmüş ve bunların birbirlerini tamamlayıcı ve besleyici oldukları görülememiştir: 

    “Ya, "Yeniler koklanır, sonra çöpe atılır; eskilerse misk ü amber gibidir, karıştırdıkça çevreye güzel kokular saçar." diyerek, zamanın bir parçasına ait vâridât (kazanımlar) hakkında ifrat etmiş ya da "Eskiyip gitmiş bu müktesebâttan (elde edilmiş şeyler, kazanımlar, edinimler) ne olur ki; ne aranacaksa, yeninin rengârenk dünyasında aranmalıdır." mülâhazasıyla, bu defa da zamanın diğer yanına karşı bütün bütün alâkasız kalmışızdır; kalmış, hem millî zaman mefhumunu göz ardı etmiş, hem de konunun evrensel buudunu görmezlikten gelmişizdir.” (Kültür mirasımızın temel kaynakları (1))

    Halbuki bir milletin dirilişi ve ayağa kalkması için geçmişten miras olarak alınan millî ve dinî değerler olmazsa olmaz hususlardandır ve o millet için en önemli hayat kaynaklarıdırlar. Bunlardan tam faydalanabilmek için ise geçmişin doğru olarak ve bütünü ile birlikte bilinip ele alınması gerekmektedir:

    “Biz, düşüncelerin hayata dönüştüğü, hayatın, bütün zamanları aşkın bir hızla akıp gittiği, rüyalara sığmayan bir aydınlık geçmişten geliyoruz… Bize göre, geçmişten tevârüs ettiğimiz millî ve dinî değerler, milletimizin canı-kanı mesâbesinde ve olmazsa olmaz hususlardandır. 

    Biz onları yaşarken âdeta, mazinin kalb atışlarını, hâlin hesap, plân ve aktivitelerini, geleceğin de ümitlerini, hülyalarını duyar ve kendimizi cedlerimizin "hay-hû"ları arasında sanırız; sanırız da bu büyülü rüyadan bir daha da uyanmak istemeyiz. Kim bilir şimdiye kadar kaç kere geçmişin sessizlikten örülmüş melodileriyle değişik hafakanlarımızdan sıyrılmış ve yürüdüğümüz o upuzun ve çetrefilli yollarda, onun refâkat ve vesâyetinde serinlemişizdir.! 

    Kaç kere hülyalarımızın menfezleriyle onu temâşâ etmiş ve atalarımızın azm u ikdâmıyla şahlanıp kendimiz olmaya doğru yürümüş ve hemen her zaman sağlam düşünen, yaşadığı dönemi iyi okuyan, okuduklarını da doğru yorumlayan o üstün karakterlerin vesâyetine koşmuşuzdur..!

    Gerçi onlar da bizim gibi insandı; onların da bir kısım zaafları vardı. Yer yer nefsânîliğe yenik düşüyor, zaman zaman ruhî âhenkleri bozuluyor ve bazen ciddi denecek ölçüde aralarında hır-gür yaşıyor ve birbirlerine düşüp kavga ettikleri de oluyordu; hatta bazen tamamen istikamete kilitlenmişlerin yanında bir kısım aldatanlar, dimdik duranların yanında eğri-büğrü oturanlar; hiçbir zaman haktan, adaletten şaşmayanların yanında benciller, kıskançlar, zalimler de bulunabiliyordu. Ne var ki, bu olumsuzlukların hiçbiri yaygın ve mütemâdî değildi.” (Eskimeyen Millî Ruh)

    Tarih boyunca peygamberlerden başka sürekli istikamet üzere yaşayabilmek insanoğluna nasip olmamıştır. İmtihan sırrı ve insanların gelişimi ve yükselmelerinin gerçekleşebilmesi için bu iniş ve çıkışların olması da aslında çok tabi bir durumdur. 

    Bu zıtlıklar dünyasında iyilikle kötülüğün mücadelesi hep devam etmiş, bir taraftan melekleri bile geride bırakacak şekilde yükselişler yaşanırken diğer taraftan nefsin ve Şeytan’ın oyunları karşısında mağlup olup en derin çukurlara doğru savrulmalar da yaşanmıştır.

    Günümüzde Hizmet hareketi gibi çok temiz bir hareket içinde bile savrulanların varlığı  bunun kaçınılmaz olduğunun ayrı bir delilidir. Ayrı bir delil olarak diğer dini cemaatler ve oluşumlar içerisinde yaşanan savrulmalar zikredilebilir.

    Bizim geçmişimizde de bu durumun yaşanması çok doğal ve tabidir ama bizim dünyamızda asıl hakim olan ve uzun soluklu, yaygın ve devamlı olan iyiliğin kötülüğe galebe çalması ve insanların umumunun Hak cephesi içerisinde yer almaları olmuştur:

    “Bu itibarla da geçmişi bugünle ve cedlerimizi de bizimle mukâyese etmek doğru olmasa gerek. Geçmiş çok farklı ve atalarımız da örnek birer karakter insanı idiler. Onlar, yürekten inandıkları Allah'a gönül vermiş birer ruh insanı, bütün süflîliklerden ve bayağılıklardan arınmış birer nezâhet âbidesi; maddiyatları mâneviyat destekli, düşünceleri ukbâ eksenli öyle pırıl pırıl simalardı ki, yaşadıkları dönem bir altın çağdı dense mübalâğa edilmiş sayılmaz. 

    İşte bu mülâhazalara bağlı biz ne zaman o büyülü dönemi ansak, hayallerimizde bütün ülke birdenbire mâbetleşir ve sokaklardaki insanlar âdeta ruhânîleşir; derken dört bir yana ışıklar yağmaya başlar.” (Eskimeyen Millî Ruh)

    İşte geçmişini bu şekilde bilemeyen niceleri, geçmişten onlara ulaşan millî ve manevî değerlerinin kıymetini bilememiş ve maalesef bu elmas ve pırlanta ölçüsündeki değerleri günümüzdeki cam parçası hükmündeki değerlerle değiştirme yoluna gitmişlerdir:

    “Biz hep böyle düşündük ama, içimizde bir hayli devrilenler de oldu. Bunları görüp duydukça her zaman içimiz kanadı. Dimdik duramamışlardı tipi-boran karşısında.. önce kalblerinin ritmi bozulmuş, sonra başları dönmüş, bakışları bulanmıştı.. ve yer değiştirmişlerdi bir kısım yalancı vaatlere kapılarak. Bunlar, tarihî bir yanılgıyla geçmişten tevârüs ettikleri değerleri şuraya-buraya saçıp başkalarının el ve eteklerindeki çakıl taşlarına talip olmuşlardı. 

    Evlerini, köylerini, şehirlerini, neden kaynaklandığı belli olmayan maceralara kurban ediyor ve her biri birer cennet köşesi hânelerinin ruh ve mânâsını söküp dışarıya fırlatıyor ve o mübarek yuvaları kaba, hoyrat birer madde meşheri haline getiriyorlardı; getiriyor ve altından, gümüşten, billûrdan, mercandan, yakuttan, zümrütten değerlerimizin yerlerini bakır kırıntılarıyla doldurma fantezileri yaşıyor ve sırmadan, atlastan, ipekten, bürümcükten, kadifeden, canfesten örülmüş bediî zevklerimizin akisleri sayılan o    muhteşem güzellik unsurlarının yerlerini de şunun-bunun çuluyla, partalıyla kirletiyorlardı. 

    Her yanıyla bir hülya iklimi, bize ait o büyülü saraylar zincirini, dünya ve ukbânın birleşik noktası sayılan ve her yanıyla tam bir uyum içinde bulunan o ruh ve mânâ renkli kendi atlasımızı, resim denemesi yapan çocukların kirlettikleri tuvale benzetiyorlardı..!” (Eskimeyen Millî Ruh)

    Bütün bu yaşanmış olumsuzluklara rağmen, şanlı geçmişimiz ve bu geçmişten bugüne taşınan millî ve manevî değerlerimiz sahip oldukları büyü ve cazibesiyle hala temiz ruhlar üzerinde etkili olmaktadır ve bu ruhların onlara sahip çıkması ve tam temsili sayesinde bir aydınlık tufanına dönüşüp bütün dünyaları ışığa boğacağına ise şüphe yoktur:  

    “Şimdilerde o şanlı geçmişimiz ve onun hakiki ruhu, mânâsı sayılan dinî, millî değerlerimiz; tıpkı bir canlı misillû hafakanlarla çarpan kalbi ve ağlaya ağlaya kan çanağına dönmüş gözleriyle bize yönelip rikkatle yüzümüze bakıyor ve en içten iniltilerle "Hâlâ beni hatırlamayacak mısınız?" dercesine -bütün bütün yitirmemişsek- insaflarımıza sesleniyor gibi bir hâli var. O yönelip bize sesleniyor veya biz öyle farz ediyoruz, çok önemli değil; önemli olan bunca hasret ve bunca hicrandan sonra hâlâ ona "dâüssılalar" yaşatmamızdır.

    Aslında, ne hasımların ardı-arkası kesilmeyen ihanetleri, ne de dostların vefasızlığı, onun, benliğimizde meknûz (gizli) şuuraltı ihtişamına hiç mi hiç dokunamadı ve onun renklerini asla solduramadı. Aksine o hep kadirşinas gönüllerle hasbıhal etti ve mânâ köklerine bağlı vicdanlara kendi sesinden ne besteler ne besteler sundu! Kim ne derse desin o hâlâ, değişik çağrışımlara açık hülyalarımıza, harfsiz-kelimesiz, fakat çok engin, çok muhtevâlı, en renkli beyanlardan daha beliğ hutbeler îrad etmekte ve bir gün mutlaka geriye döneceği bişâretiyle yüreklerimizi Hoplatmaktadır.” (Eskimeyen Millî Ruh) 

    Bugün yaşanan ifritten süreçten kaynaklanan tepkisellik ve bilgisizlikten dolayı, geçmişten gelen bu millî ve manevî değerlerimizin gerçek mahiyeti ve güzelliği ve insanlığa vaat ettikleri hakkıyla bilinememektedir. 

    Tam tersine tepkisellik, bilgisizlik ve piyasadaki bilgi kirliliğinden dolayı hiçbir zaman onun kabul etmeyeceği ve hiçbir şekilde bir araya gelemeyeceği çirkinlikler ona atfedilmektedir. Tabi ki onları geçmişte yaşayan ve bugünlere kadar ulaştıran bütün bir geçmiş de bundan nasibini almakta ve takdirle, hayırla ve minnetle anılması gereken o insanlar hak etmedikleri sıfatlarla karalanmaktadırlar.

    Tarihi bütüncül bir bakışla ele alabilecek, geçmişi bir savaşlar tarihi olarak değil de ortaya konan medeniyetler üzerinden okuyabilecek ve günümüz modernitesinin dayattığı bakış açısı ve yaklaşımlarının etkisinden kurtulabilmiş işin ehli tarihçilere ne kadar da çok ihtiyaç var…


    18 Tem 2025 13:02