Manevi oluşumlarda yönetici seçimleri-1

  • Prof. Dr. Osman Şahin
  • Prof. Dr. Osman Şahin
    20 Haz 2022 06:50

    Süreçte yaşanılanlardan sonra, başa gelen idarecilerin nasıl seçilmeleri gerektiği konusu çok konuşulan konulardan biri haline gelmiştir. Bazı yerlerdeki yöneticilerin başarısızlıkları, Kur’an’i, Nebev-i ve insani ilke ve prensiplere uygun olmayan yönetim şekilleri, insanları yönetici seçimleri konusunda birtakım arayışlara girmeye zorlamıştır. 

    Demokratik yönetimlerde yöneticilerin halk tarafından seçilmesindeki isabetli yaklaşımdan hareketle, Hizmet Hareketi içerisinde de benzer bir yöntemin kullanılması gerektiği konusu tartışılmaya başlanmıştır. Bazı kurumlarda yöneticilerin o birimdeki fertlerin oylarıyla seçilmesi uygulamasına geçildiği de görülmektedir. Buralarda belediye başkanlık seçimlerinde olduğu gibi, birileri yönetime talip olmakta, beraber çalışacağı ekip listelerini oluşturmakta, seçilebilmeleri için birtakım vaatlerde bulunmakta veya faaliyet planlarını deklare etmektedirler. Böylece insanların oylarını elde etmeye çalışmaktadırlar.

    Sağlıklı bir toplum bilincine sahip, hukuk sistemleri oturmuş, güçler ayrılığı ve denetim gibi kurum ve sistemleri güçlü olan maddi organizasyonlarda çok faydalı olan bu yaklaşımın birebir manevi organizasyonlarda hayata geçirilmesi durumunda ise bazı zorluklar bulunmaktadır.

    Makama talip olma

    İlk olarak, bir makama veya konuma talip olmanın ve onu elde etmek için mücadele içerisine girmenin problemleri üzerinde durarak konuyu ele alalım. Misyonu, vizyonu ve hedeflerinin önemli bir kısmı manevi ve İslami olan Hizmet Hareketi gibi oluşumlarda, yöneticiliğe talip olma, makam arzusu gibi haller ile manevi değerler arasında bir çatışma söz konusudur. İslam’a göre, böyle taleplere sahip olan insanlar manen gelişmemiş hastalıklı tiplerdir.  Tevazu, mahviyet, makam, şan, şeref ve alkış arzusundan uzak olma, beklentisizlik, adanmışlık, iddiasızlık ve bir nefer olarak koşturma gibi haller tavsiye edilmektedir. 

    Hizmet gibi hareketlerde makam ve mansıp peşinde olan hırslı insanların bu oluşumlara çok büyük zararlar vermeleri söz konusudur. Hırslı insanların sahip olduğu tutkular, onları müstakim hareket etmekten alıkoymaktadır. Bu tehlikelere Allah Rasûlü (SAV) beyanlarında dikkat çekmektedirler: “Biz işlerimize, ne onu talep edeni, ne de ona hırs göstereni tayin ederiz.” (Buhârî, Ahkam 7; Müslim, İmâret 14, 15) “Mala ve makama düşkün bir adamın dinine verdiği zarar, bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarardan daha büyüktür.” (Tirmizî, Zühd 43).

    Hocaefendi, “Müflis, Riyâset Hırsı ve İstiğna”  başlıklı Herkül Nağme’de bu konuda şu önemli tespitleri yapmaktadırlar: “Bir makam ve mansıp, onu isteyip delicesine peşinden koşan kimselere verilmemelidir. Çünkü makam talep eden kimsede hırs var demektir. Hırs ise, istediğini elde etmek için insanı bazı hakikatleri feda etmeye sürükleyebilir. Onun için, bir yere yükselme, bir mevki ihraz etme ve bir makam sahibi olma gibi tutkular, insanları çok defa bazı hakikatleri görmekten alıkoyar...”

    Halbuki, Hizmet-i İmaniye ve Kuran’iye’de vazife yapan insanların hakperest olmaları, hakkın hatırını her şeyden üstün tutmaları, hak ve hakikatleri ve hizmetteki konumlarını hiçbir menfaat adına kullanmamaları, değil sadece dünyevi ve hatta uhrevi makamları elde etmek için bile vesile yapmamaları, Hak rızasının ve hakkın ikamesinin en önemli gayeleri olmaları çok önemlidir. “Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder...”

    Aynı yazının devamında yöneticiliğin talep edilmemesi ile ilgili olan temel prensibe dikkat çekilmektedir: “ Yine, Cevdet Paşa’nın, “Kısas-ı Enbiyâ”da temas ettiği üzere, riyâsete talip olmamak ve belli bir vazifeye tayin istememek gerektiği yönündeki nebevî uyarıları duyup dinleyen Hazreti Ebû Bekir (Allah’ın rıza ve rıdvanı onun üzerine olsun), Hazreti Ali’ye (radıyallahu anh) gönderdiği mektupta bu mevzuyla alâkalı da şu ölçüyü dile getirmiştir: “Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.”

    Dolayısıyla, vazifeye talip olanlar aslında o işin ehli olmayan insanlardır. İslami olan manevi bir harekette bu insanların faydalı olmaları beklenemez. Hakiki ve akıllı bir mü’minin idareye talip olmamasının önemli bir nedeni ise aynı yerde şöyle ifade edilmektedir: “Layık olmadığı halde bir makamı tutmak veya bir mevkîyi işgal etmek de ahirette iflas ve kayıp sebeplerinden biridir. Bir köy muhtarlığından devlet başkanlığına kadar her makamın kendi çapında sorumlulukları vardır ve bir idareci raiyyetindeki herkesin haklarını ödemeden o iflas ve kayıptan kurtulamaz…

    Hazreti Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbûiyete, tâbiiyyeti tercih edip, imamet ve öncülük işinde başkalarını rahatsız edecek şekilde önde görünmeme” hizmet insanının şiarı olmalıdır. Evet, imamete ve riyâsete geçme tehlikeli bir iştir. Çünkü imamın, arkasındaki cemaat sayısınca mesuliyeti vardır. İmam, bir yanlışlık yaptığında, o, bütün cemaatin mesuliyetini yüklenmiş olur. Aynı şekilde bir vali, vazifesinde bir kusur yaptığında, vilayet sınırları içindeki bütün insanların vebalini yüklenmiş demektir. Keza devletin başındaki bir insan, ucu millete dokunabilecek bir yanlışlık irtikâp ettiğinde, o, bütün halkın vebali sırtında olarak ötelere yürür.”

    Bu şuura sahip bir insan mecbur kalmadıkça ve zaruret bulunmadıkça böyle bir işin altına girmemelidir. Bunun aksi istikamette hareket eden bir insan ise mesuliyet şuuruna sahip olmayan bir insandır ki, bu durum ehliyetsizliğine delildir. İnşaallah sonraki yazıda aynı konuya devam edelim…


















    20 Haz 2022 06:50