Korkunç fırtınada kardeşlik ruhu

"Milyonları mağdur edip zor durumda bırakan korkunç fırtınalar, her şeyi yerle bir etmesine rağmen, dinin haysiyet ve şerefini hasımlara çiğnetmeden, omuzunda taşıyan A’dan Z’ye yeryüzünde bütün kardeşlerimizin gayretiyle, mağdur, mazlum, mahkûm ve gaybubiyet içinde, müebbet hapis almış, hücre hapsinde, aileler paramparça olmuş, aile fertleri birbirine hasret, maddî manevî zor durumda bulunan kardeşlerimizin duâları, dış dünyada bin bir zorlukla mağdurları dilenci durumuna düşürmemeye gayret etmeleri takdire şayan bir tavır ve davranıştır."
M. Ali Şengül | samanyoluhaber.com
Kardeşlik Ruhu

Bu dâvaya samimi, gönülden sahip çıkan; âlimi-câhili, esnafı-tüccarı, kadını-erkeği, genci-ihtiyarı, öğretmeni ve akademisyeni bütün kardeşlerimiz ve halis muhlis ehl-i iman olmasa, tek başına hiçbir müminin, umum mesuliyeti yüklenip taşıması mümkün değildir.

Allah; birlik beraberlik, ihlâs samimiyet, vefâ ve sadâkatle, hiçbir beklenti içinde olmadan, kalbini Allah’ın rızasına kilitlemiş, fedâkarca hizmet edenlerin gayretlerinden dolayı bereket yaratıp, hizmeti inkişaf ettiriyor.

Milyonları mağdur edip zor durumda bırakan korkunç fırtınalar, her şeyi yerle bir etmesine rağmen, dinin haysiyet ve şerefini hasımlara çiğnetmeden, omuzunda taşıyan A’dan Z’ye yeryüzünde bütün kardeşlerimizin gayretiyle, mağdur, mazlum, mahkûm ve gaybubiyet içinde, müebbet hapis almış, hücre hapsinde, aileler paramparça olmuş, aile fertleri birbirine hasret, maddî manevî zor durumda bulunan kardeşlerimizin duâları, dış dünyada bin bir zorlukla mağdurları dilenci durumuna düşürmemeye gayret etmeleri takdire şayan bir tavır ve davranıştır.

İnanmış gönüller Allah için birbirini severek ve destekleyerek dâvâya sâhip çıkmaları neticesinde, Allah inayet buyurup bereket yaratır. İhtilaf çıkarıp birbirine zarar verenlerin tavır ve davranışları neticesinde Allah bereket ve huzuru kaldırır. Her iki taraf da samimi de olsalar kaybettikleri gibi, asıl kaybedenin İslâmiyet ve dâva olduğunda şüphe yoktur.

Bundan dolayı Hz. Üstad, “İşte ey kardeşlerim, siz de size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız.” diyor. (Mesnevî)

Bizler bulunduğumuz noktanın hakkını vermekle, fırsatları değerlendirmekle, yangından neslimizi kurtarmaya gayret etmekle mükellefiz. Gücümüz yettiği ölçüde Rızayı İlâhiyi kazanma gayemiz olmalıdır. Kendi gözlerimiz gerçekleri, hakikatleri görmeye yetmeyebilir. Şahs-ı manevî olan mümin kardeşlerimizin gözleriyle hakikate bakmaya gayret etmek iman ve ahlâkımızın gereğidir. Hz. Mevlâna “İşin sonunu gören gözlere ne mutlu” buyuruyor.

‘Ben’ yerine ‘Biz’ demeli, hatta ‘Biz’ demede bile hassas olmalıyız. “Benim mesleğim haktır diyebilirsin. Hak yalnız benim mesleğim diyemezsin” düsturunu unutulmamalıyız. Bu şiddetli imtihana tabi tutulmamız, bakır mı- altın mı, sadık mı- kâzip mi diye mihenge vurulmamız içindir.

Cenab-ı Hakk, Ankebut sûresi 1.2. ve 3. Ayetlerde şöyle buyuruyor: “Elif,Lâm, Mîm. Müminler sadece “iman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tabi tutulmayacaklarını mı zannettiler? Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette şimdiki müminleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir.”

Sırf hak ve hakikat namına olması gereken bu hizmeti kirletmemek için, Kader-i İlâhi ve inayet-i Rabbaniye, bizleri defeatle  eleklerle elenmeye müsaade ediyor. Bizler sebeplerde kusur etmemeye gayret etmeliyiz. Murad-ı İlâhi ne ise, Ona müdahale etmeye hakkımız yoktur. Liyâkatımız yoksa, Allah dilerse omuzumuzdan alır, onu lâyık olanlara tevdi eder.

Maide Suresi 54. Ayette Allah (cc) şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve güçlüdür. Allah yolunda mücâhede eder ve bu hususta dil uzatan hiçbir kimsenin ayıplamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki, dilediğine verir. Allah Vâsi ve Alîm’dir. (İhsanı boldur, her şeyi hakkıyla bilir)

Bir mümin, kendisinin savcısı, başkalarının avukatı olmalıdır. Kendi ayıp ve kusurlarını görmeli, başkalarının ayıp ve kusurları adına da avukat gibi o kardeşimizi müdafaa etmeli, bilâhere onu rencide etmeyecek şekilde davranmalı ve ahiretini zedeleyecek bir hatası varsa tamire çalışmak olmalıdır. (HE)

İnsanın en büyük düşmanı kendi nefsidir. Yusuf Suresi 53. Ayette: “Doğrusu ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbim merhamet edip korudukları hariç, nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevk eder. Rabbim Ğafurdur, Rahîmdir” ifadesi bildiriliyor.

Furkan Suresi 72. Ayette Cenab-ı Hakk, “O kullar, boş söz ve işlere rastladıklarında vakarla oradan geçip giderler” buyurmaktadır. Binâenaleyh, insanın insafsız nazarı ve fikri hakem olmamalı. Başkalarını butlan ile mahkûm etmemelidir.

Hz. Üstad, “Her söylediğin hak olsun, fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu demek doğru değildir; Adâvet etmek istersen, hevâyı nefsine adâvet et… ıslâhına çalış. Mümine yakışan, fenâlık yapana iyilikle mukâbelede bulunmak olmalıdır. Fenâlıkla mukâbele edersen, husûmet ziyâdeleşir, nedâmete sebebiyet verir.” diyor.

Ve yine Hz. Üstad; “Cemaat-i islâmiyeye hizmet dâvâ edenlere ne olmuş ki, birbiri arkasında tehâcüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adâvetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hal bir sükuttur, bir vahşettir. Hayât-ı içtimaiyeye bir hıyânettir” deyip, “Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zâlimlere karşı “Mümin müminin kardeşidir” kal’ayı kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz” diyor. Kuvvet haktadır. Haklı olan insaflı olur/olmalıdır.

Teğâbün Sûresi 14. Ayette Cenâb -ı Hakk: “Bununla beraber müsâmaha eder, kusurlarına bakmaz, affederseniz bu da sizin için bir fazîlettir. Çünkü Allah da Ğafurdur, Rahîmdir.” Buyurmaktadır.

“Dünya öyle bir metâ değil ki, bir nizaa değsin.” (Hafız’ı Şirazî) Dünya- iman, amel-i salih, hakkı tutup kaldırma ve hakta sabır- yoksa, bir eğlence ve oyalanma yeridir. Fâni ve geçici olduğundan, değmez onun için Kâbeden daha değerli beyt-i hüda olan kalbi kırmaya.

İnsanın kusurunu bilmesi bir fazîlettir. Onun için kulun Allah’a karşı kusurunu itiraf edip istiğfarda bulunması, mümine en yakışanıdır.

Hadisi şerifte ifâde edildiği gibi; müspet ihtilaftan, tehâlüf ve tesâdüm-ü efkârdan hakîkat tezâhür eder.Gayr-ı samimi birbiriyle boğuşanlar müspet hareket edemezler.

Hucurat Sûresi 10. Ayette Cenab-ı Hakk, “Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin!”buyurmuştur.

Hz. Üstad, ”Siz birbirinize en fedakâr nesebî kardeşten daha ziyade kardeşsiniz. Kardeş ise kardeşinin kusurunu örter, unutur ve affeder” diyor.

Onun için Efendimize (sav) Cenab-ı Hakk, Kasas Suresi 56. Ayette, “(Habibim) Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin. Lâkin ancak Allah dilediğini doğruya hidayet eder” buyurduğu gibi, Bakara Suresi 272. Ayette ise; “Onları Hak yola getirmek senin görevin değil, lâkin Allah’tır ki, dilediğini doğru yola getirir” buyurmaktadır.

Binâenaleyh, bizim vazifemiz, hizmeti daha iyi temsil edeceğiz diyerek; kalp kırarak, gönül yıkarak hizmet etmektense; vücuttaki uzuvlar, duygular gibi, herkes kendisine düşeni vahdet-i ruhiye içinde, ihlas, samimiyet, vefa ve sadâkatle, şûrâya riayetle îfâ etmeye gayret etmesi daha muvafıktır.

Efendimiz (sav) Buhari-Müslim’de, “Müminler bir duvarın birbirini destekleyen tuğlaları gibidir.” Ve yine Efendimiz (sav) aynı kaynaklarda,” Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” buyurmaktadırlar.

İhlas ve adâlet, husûmet ve adâvette kaybolur. Mânevi hayat, kulluktaki sıhhat; adâvet ve inat ile sarsılır. Mü’mine düşmanlık zulümdür. “Bu zamanda imandan sonra en önemli husus, mü’minlerin birlik ve beraberliğidir. Uhuvvet mevzuudur.” (Hut.Şamiye)

İman muhabbeti, İslam uhuvveti gerektirir. “Bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete feda ederim. Mü’min kardeşini sever ve sevmeli, fakat fenalığı için yalnız acır. Aşağılayarak değil, belki lütufla düzelmesine çalışır ve çalışmalıdır.”diyerek dikkatimizi çekmektedir.

Âl-i İmran Suresi 103. Ayette Cenab-ı Hakk:” Hepiniz toptan Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın…” buyurmaktadır.

Yine Enfal Suresi 46. Ayette: “Allah’a ve Resulüne itaat edin, sakın birbirinize ihtilaf etmeyin, sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider. Bir de tam manasıyla sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir” buyuruluyor.

20 Ocak 2021 12:53
DİĞER HABERLER