Ortakların çoğu birbirine haksızlık eder!

Müslümanların ortaklık, mal alışverişi başta olmak üzere ticari faaliyetlerinde Kur'ân-ı Kerîm'de belirtilen hükümlere riayet etmemesi müminler arasında mağduriyetlere sebebiyet veriyor. Peygamberyolu.com internet sitesinde Selim Koç imzası ile yayımlanan makalede ticarette dikkat edilmesi gereken hususların altı çiziliyor.
Malın korunması ve ticarî ilişkiler (1)
SELİM KOÇ | Peygamberyolu.com

İslam dininin korumayı hedeflediği beş temel esastan biri de maldır. Bunun içindir ki Allah Resûlü, insanın canına ve şahsiyetine verdiği değer gibi malına ve malî haklarına da büyük değer verir ve korunmasını ister: “Her Müslümanın diğer Müslümana canı, malı ve şahsiyeti haramdır.”1 

Kur’ân da malın korunması için meşru olmayan/batıl şekil ve vesilelerle ticaret yapılmasını apaçık ifadelerle yasaklar; bunu, ferdî ve ictimaî bir ölüm olarak niteler: “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda meşru olmayan yollarla yemeyiniz. Karşılıklı rıza ile yapılan bir ticaret yapmanız ise elbette meşrudur. Sakın haram yiyerek, başkasının hakkını gasp ederek kendinizi/birbirinizi öldürmeyin. Allah size pek merhametlidir.”2 

Allah Resûlü de “Bir kimse haksız yolla başkasının malını alırsa Allah’ın gazabına uğramış olarak ilahi huzura çıkar.”3 buyurur ve bu hususta müminleri hassasiyete davet eder. 

Ayrıca Kur’ân ve sünnet, ticarî ve mali ilişkilerde zulme ve haksızlığa girilmemesi için alışveriş ve ortaklıklarda birçok hukukî ve ahlakî prensip vazeder. 

Bu emir ve tavsiyeler, fertlerin, mal ve malî haklarını korumanın yanında, onların can güvenliği, içtimaî birlik ve beraberliğinin temini ve böylece toplumsal barış, huzur ve güvenin sağlanması adına da önemlidir. 

Aksi takdirde mali hakların zayi olması beraberinde birçok ferdî ve içtimaî problemin doğmasına da sebebiyet verecektir. 

TİCARÎ İŞLEMLERİNİZİ MUTLAKA KAYIT ALTIN ALIN!

Ticarî hayatta insanların aldanmasına, birbirine düşmesine ve sonuçta pek çok haksızlıkların ortaya çıkmasına sebebiyet veren hususlardan biri borç miktarı, ortaklık şartları, kâr ve zarar paylaşımları vs. gibi işlemlerin hukukî bağlayıcılığı olan yazı, belge ve imzalarla kayıt altına alınmayışıdır. 

Kur’ân, ticari hayatta doğruluğu, ölçüde/tartıda hassasiyeti ve batıl yollarla birbirinin malını yememeyi emrederken aynı zamanda “Ey iman edenler! Belli bir süreye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın…”4 buyurur; taraflar arasında alış-veriş ve borçlanma gibi ticarî işlemlerin/ortaklıkların mutlaka yazılmasını emreder. 

Yazmak ve şahit tutmak, hakları belgeli bir şekilde teminat altına almak demektir ki yarın herhangi bir itiraz ve ihtilaf durumunda tarafların zarar görmemesi için alınabilecek en büyük tedbir budur.  

Kur’ân-ı Kerîm’de “Müdâyene/borçlanma ayeti” olarak isimlendirilen bu ayet, onun en uzun ayetidir. Genel olarak ayette borç alışverişlerinde ve ticarî muamelelerde anlaşmazlık çıkmasını önleyecek, sonuçta tarafları zarara uğramaktan koruyacak gerekli belgelendirme, şahit tutma ve rehin gibi tedbirlerin mutlaka uygulanması ders verilmektedir. 

Konunun detaylı bir şekilde ele alınıp uzunca anlatılması bu hususa ne kadar çok önem verilmesi gerektiğini de açıkça gösterir: “… Aranızda doğrulukla tanınmış bir kâtip (Günümüzde bunu noter olarak anlamakla mümkündür.) onu yazsın! Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi (adalete uygun olarak) yazmaktan kaçınmasın da yazsın! Üzerinde hak olan borçlu kişi akdi yazdırsın, Rabbi olan Allah’tan sakınsın da borcundan hiçbir şey noksan bırakmasın! Eğer üzerinde hak olan borçlu, akılca noksan veya küçük ya da yazdırmaktan aciz bir kimse ise, onun velisi adalet ölçüleri içinde yazdırsın…”

TİCARÎ İŞLEMLERİNİZİ ŞAHİTLİ YAPIN! 

Kur’ân’ın, ticari ihtilaflara ve aldatılma tehlikesine karşı bir tavsiyesi de hem borçlanmaları hem de ticari işlemleri şahitlerle sabit hale getirmektir. 

Bu açıdan -bulunulan ülkelerin ticarî mahkemelerinde ya da uluslararası mahkemelerde geçerli olacak şekilde- ortaklıkların ve ticarî işlemlerin şahitler huzurunda kayıt altına alınması ve imzalanması önemlidir: “… İçinizden iki erkek şahit de tutun. İki erkek bulunmazsa o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile iki kadının şahitliğini alın! (Bir erkek yerine iki kadının şahit olmasına sebep) birinin unutması halinde ikincisinin hatırlatmasına imkân vermek içindir. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz yazanlar da borç az olsun, çok olsun vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin! Böyle yapmak, Allah katında daha adil, şahitliği ifa etmek için daha sağlam ve şüpheyi gidermek için daha uygun bir yoldur. Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamakta size bir günah yoktur. Alış-veriş yaptığınız zaman da şahit tutun! Ne kâtip ne de şahit asla mağdur edilmesin. Bunu yapar, zarar verirseniz doğru yoldan ayrılmış, Allah’a itaatin dışına çıkmış olursunuz. Allah’a itaatsizlikten sakının! Allah size en uygun tutumu öğretiyor. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilir.”5

YAZMA İMKÂNINIZ YOKSA REHİN ALIN! 

Kur’ân, mal ve sermayeyi neticede fert ve toplumu korumak için, şahitlik ve yazıyla kayıt hususunda etraflıca durduktan sonra, şayet bu imkanlar yoksa bir başka alternatif daha ortaya koyar: “… Eğer yolculuk halinde iseniz ve kâtip bulamazsanız, o takdirde borç karşılığında rehin alırsınız…” 

Zira verilen söz/ler yerine getirilmediğinde, alınan rehin satılıp paraya çevrilir ve mağduriyet rahatlıkla giderilebilir. 

Ancak Kur’ân, ayetin devamında meselenin bu noktaya gitmemesi için, kendisine güvenilerek iş yapılan ya da borç verilen kimsenin de “güveni” istismar etmemesi gerektiği uyarısında bulunur: “… Eğer birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emaneti (borcunu) ödesin ve Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınsın.”6  

Kur’ân, bu ifadeleriyle güvene dayalı iş yapanların karşılıklı güveni çiğnemelerinin, Allah’ın emirlerine isyan olduğunu belirtir ve bundan şiddetli bir şekilde sakındırır. 

Söyleyeceklerini burada tamamlamaz ve sözü hemen şahitlere getirerek bu seferde onları ikaz eder: “… Bir de şahit olduğunuz gerçekleri örtbas ederek ya da delilleri ortadan kaldırarak şahitliği gizlemeyin. Her kim onu gizlerse işte öylesinin kalbi günaha batmış demektir. Unutmayın ki Allah, yaptığınız her şeyi bilir.”7 

Dolayısıyla Cenab-ı Hak’ın, yeri ve zamanı geldiğinde herkese hak ettiğinin karşılığını vereceğinden kimsenin şüphesi olmamalı ve ona göre herkes büyük bir sorumluluk duygusuyla adil ve hakperest olmalıdır. 

Yoksa bir kimsenin dünyada gerçekleri gizleyerek kazandığı mal, Allah Resûlü’nün beyanıyla sahibi için ötelerde ancak ateştir: “Bir kısım insanlar, Allah’ın mülkünden haksız bir surette mal/kazanç elde etmeye girişirler. Halbuki bu kıyamet günü onlara bir ateştir, başka bir şey değil.”8

ORTAKLARIN ÇOĞU BİRBİRİNE HAKSIZLIK EDER!

Bilhassa kurulan şirket ve ortaklıklar, bulunulan ülkelerde hukukî geçerliliği olan metin ve belgeler halinde düzenlenmeli, günümüz şartları ve insanî realiteler dikkate alınarak güvene ve söze dayalı iş/işlem yapılmamalıdır. 

Bu hususta Kur’ân’ın, Hz. Davud’un (aleyhisselam), aralarında hüküm vermesi için kendisine gelen ortaklara yaptığı şu tavsiye asla göz ardı edilmemelidir: “…Doğrusu, emeklerini ve malî güçlerini birleştirip ortaklık kuranlardan çoğu birbirlerine haksızlık yaparlar. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar böyle yapmazlar. Fakat onlar da o kadar azdır ki!”  

Ayetteki, “Onlar da o kadar azdır ki!” şeklindeki açıklama, bu konuda nefs-i emmareye güvenilemeyeceğini, işin içine maddî menfaat girdiğinde istisnalar hariç insanların çok çabuk değişebileceğini, hükmün kendi aleyhine olması durumunda adalete bile razı olmayabileceğini çok veciz bir şekilde ifade eder. 

Buna da “Nasıl olur böyle bir şey!” deyip şaşırmamalı. Zira Allah Resûlü’nün beyanıyla, “Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır/paradır.” buyurur.9 

Para fitnesinin girdiği yerde ise ortada yazılı belgeler ve şahitlerin olması durumunda mesele büyümeden adaletle çözülecek ve kimse mağdur olmayacaktır.

Abdullah İbn-i Abbas, babası Hz. Abbas’ın ticarî ortaklıklarını anlatırken şöyle der: “Babam Abbas, çalıştırmak üzere bir kimseye mal verecek olsa ona şunları şart koşardı: ‘Bu mal ile deniz yolculuğuna çıkmayacaksın. Sel tehlikesi olan bir vadiye inmeyeceksin. Hastalıklı hiçbir hayvanı satın almayacaksın. Eğer bu şartlara riayet etmezsen doğacak zararı sen ödersin.” 

Hz. Abbas’ın bu şartları koştuğu ve bunları kayıt altına aldırdığı bilgisi, Efendimiz’e haber verilince O, bunları geçerli kabul etmişti.”10

BORÇLU ZORLUK İÇİNDEYSE KOLAYLIK GÖSTER!

Kur’ân’ın, ticari faaliyetlerde üzerinde durduğu önemli bir hususta borçluya ödeme kolaylığı gösterme prensibidir: “Eğer borçlu zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana kadar süre tanıyın. Onun borcunu sadaka olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz ahiret yatırımı dünya kazancından daha yararlı ve kalıcıdır.”11 

Allah Resûlü de bu iyilik ve fazileti toplumda yerleştirmek için, fakirlerin ezilmesine ve daha da sömürülmesine sebebiyet veren faizi yasaklamış ve onun yerine, borçluya kolaylık göstermeyi ve yardımlaşmayı teşvik etmiştir: “Kim bir müminin dünya hayatının sıkıntılarından birini giderirse Allah da onun kıyamet günü sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan borçluya vade tanır, kolaylık gösterirse Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık gösterir… Dolayısıyla Mümin, kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımındadır.”12  

Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü, karşılıksız borç vermeye (karz-ı hasen) teşvik etmiş ve bunun sadaka olarak sayılacağını ifade etmiştir: “Sadakaların en değerlisi birinizin ihtiyaç sahibi olan bir mümin kardeşine ödünç olarak para ya da binek/yük hayvanını vermesidir…”13 

Hatta bir anlamda borç vermenin sadaka vermekten daha hayırlı olduğu ifade edilmiştir. 

Yine Allah Resûlü, “Satarken, alırken ve verdiği borcu isterken kolaylık gösterene Allah merhametiyle muamele eder.”14 buyurarak bu hususta müsamahanın ilahî merhamete vesile olacağını belirtir ve geçmiş kavimlerden ibret dolu çarpıcı bir misal de verir: “Eski ümmetlerden biri kıyamet gününde hesaba çekildi. Amel defterinde hayır namına bir şey bulunamadı. Ancak bir tek şeyine rastlandı: O kişi servet ve mal sahibiydi. Halkla görüşür ve adamlarına ‘eli darda olanı atlayın!’ derdi. Bunun üzerine Allah: ‘Bu ikramı yapmaya biz ondan daha layığız! Onun günahlarını atlayın!’ buyurdu ve adamı affetti.” 15

MAL VE SERMAYEYİ AKLI ERMEYENLERE TESLİM ETMEYİN!

Kur’ân’ın ticarî düstur olarak ortaya koyduğu prensiplerinden biri de mal ya da sermayenin korunması ve heder edilmemesi adına, onun aklı ermeyen ve iş bilmeyen kimselere teslim edilmemesidir: “Allah’ın geçiminize dayanak olarak hayatın esası kıldığı mallarınızı, süfeha’ya (?????) yani aklı ermezlere, (harcamalarında ölçüsüz davranan ve malını akıllıca karlı bir yatırıma dönüştürme yeteneğinden ve tecrübesinden mahrum bulunan, kârını zararını hesap etmekten aciz kimselere) teslim etmeyiniz.”16

Bu ayet, malın ve sermayenin korunması için onun daima yetkin ellere teslim edilmesini tavsiye etmektedir. Böylece sadece mal sahibi ve yakınları değil aynı zamanda toplum da korunur. 

Zira İslam’da mal, kimin mülkiyetinde bulunursa bulunsun, onda zekât, sadaka ve infak gibi yollarla bütün toplumun da hakkı vardır ve bu gözetilmelidir. Bundan dolayıdır ki böyle kimseler için vasî belirlenir. 

Normal durumlarda çocukların velileri vasîleridir de. Vasî, bu tür kimsenin malını korur; ticarî ölçüler içerisinde artırır ve bu arada elde edilen kardan ya da gerektiğinde ana sermayeden kullanarak onun ihtiyaçlarını da karşılar. 

HAKSIZ YOLLARLA MALLARINIZI YEMEYİN!

Kur’ân’ın üzerinde durduğu hususlardan birisi de yalan, hile, aldatma, kumar, hırsızlık ve gasp gibi gayr-ı meşru yollarla edilen haksız kazançlardır. 

Cenâb-ı Hak, bu hususta “Bir de birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin!…”17 buyurur ve bu tarz yollara başvurularak yapılacak ticareti yasaklar ve elde edilen kazancı da haram kılar. 

Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), “Öyle bir devir gelir ki, insanoğlu malı helal ya da haram yolla mı kazandığına hiç aldırmaz.”18 der ve müminleri böyle bir fitne ve fesada kapılmaya karşı uyarır. 

Yukarıdaki ayetin devamında ise “… Halkın mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, rüşvetlerle hakimlere koşmayın!”19 buyrulur ve haksız mal edinmek için hâkim ve yargıçlara rüşvet vererek yargı gücünü kullanmaya kalkmak yasaklanır. 

Allah Resûlü, “Rüşvet, alan da veren de lanetlenmiştir.” buyurur ve kesin bir dille bu yolun haramlılığını ifade eder.20

ÖLÇÜ VE TARTIDA ADİL OLUN!
 
Kur’ân’ın ticarette batıl yollara girmeme, insanları aldatmama ve onlara haksızlık yapmama adına üzerinde durduğu önemli bir prensip de ölçü ve tartıda doğruluğa ve dürüstlüğe dikkat etmektir: “Ölçtüğünüz zaman dürüst olun, tam ölçün. Doğru terazi ile tartın. Bu hem ticaretiniz için daha hayırlı hem de akibet yönünden daha güzeldir.”21 

Aksi takdirde bu konudaki haksızlıkların sonu, bir toplum için hem dünya hem de ahiret adına büyük bir felaket olur. 

Bundan dolayıdır ki Kur’ân’da: “Ölçü ve tartıda hile ve haksızlık yapanların vay haline! Onlar ki satın alırken haklarını tam olarak alırlar. Fakat başkalarına bir şey ölçüp tartarak verecekleri zaman, işin içine hile karıştırır, vereceklerini eksiltmeye çalışırlar.”22 buyurulur ve bu tevessül edenler, kendilerini bekleyen kötü akibete karşı uyarılır. 

Ayrıca bu ayetle bütün tüccarlara kendi haklarını korudukları kadar, müşterilerinin haklarını da gözetmeleri, sorumluluklarını özenle yerine getirip ticarî işlemlerinde adaletten ayrılmamaları dersi verilir. 

Peşinden gelen ayette, “Yoksa onlar, öldükten sonra diriltileceklerini ve her şeyden hesaba çekileceklerini hiç zannetmiyorlar ve bunu hesaba katmıyorlar mı?”23 buyurulur, onlara hesap günü hatırlatılır. 

Hz. Şuayb (aleyhisselam) da gönderildiği Medyen ve Eyke halkını bu hususta sürekli uyarır. Zira her iki toplum da ticarette aldatır, ölçü ve tartıda hile yapar, helal ve harama dikkat etmezlerdi. 

Bunun içindir ki Hz. Şuayb, onlara, ölçüyü-tartıyı eksik yapmamalarını, adaletle ve düzgün ölçüp tartmalarını, sırf kendi çıkarları uğruna insanların mallarının değerini düşürmemelerini ve çarşıda-pazarda fesat çıkararak ticarî düzeni bozmamalarını tavsiye eder. 

Özellikle adalet, doğruluk ve dürüstlükle elde ettikleri kazancın kendileri için maddî-manevî daha hayırlı ve bereketli olacağı üzerinde durur.24 

Zira insan, kendi kardeşlerine adil ve dürüst davranmadıkça Allah’a karşı da dürüst olamazdı. 

DİPNOT:
1.Müslim, Birr 32
2.Nisa Sûresi, 4/29
3.Buharî, Tevhid 24; Müslim, İman 222-224
4.Bakara Sûresi, 2/282
5.Bakara Sûresi, 2/282
6.Bakara Sûresi, 2/283
7.Bakara Sûresi, 2/283
8.Buharî, Humus 7
9.Tirmizî, Zühd 19
10.Beyhakî, IV/111
11.Bakara Sûresi, 2/280
12.Müslim, Zikr 11 (2699)
13.Müsned, 1/463; Suyutî, Cami’us-Sağîr, II/86
14.Buharî, Buyu’ 16
15.Tirmizî, Buyu’ (1323)
16.Nisa Sûresi, 4/5
17.Bakara Sûresi, 2/188
18.Buharî, Buyu’ 7, 23
19.Bakara Sûresi, 2/188
20.Bkz. Ebu Davud, Akdiye 4 (3580); Tirmizi,  Ahkam 9 (1337); İbn Mâce, Ahkam 2 (2313)
21.İsra Sûresi, 17/35
22.Mutaffifîn Sûresi, 83/1-3
23.Mutaffifîn Sûresi, 83/4
24.Bkz. Şuarâ, 182-184; Hud, 11/84-86
25 Ağustos 2020 16:55
DİĞER HABERLER