'Üstad Hazretleri'nin bütün derdi...'

Samanyoluhaber.com yazarı Abdullah Aymaz, "Abdurrahman Cerrahoğlu..." başlıklı yeni yazısında yine Bediüzzaman ile yaşanan hatıralarla önemli hususlara dikkat çekti.

Abdurrahman Cerrahoğlu...

1960’lı yılların başında, İzmir’de İslamî kitapları alabileceğimiz Abdurrahman Cerrahoğlu Ağabey'in kitabevinden başka bir kitapçı bilmiyordum. Daha sonra Risale-i Nurları tanıyınca Abdurrahman Ağabey'i daha yakından tanıma imkânım oldu. Tabiî bu arada Cerrol mürekkeplerini imâl etti. Hem de ilk defa alkolsüz mürekkep yapmıştı, hem de çeşitli renklerde…

1965’te İzmir İmam-Hatip Okulu Mezunları Cemiyeti olarak, İhsan Emci Ağabeyin başkanlığında Fehmi Koru, Mehmet Binici gibi arkadaşlarımızla GURBET Dergisi'ni çıkarmaya başladık. Abdurrahman Cerrahoğlu Ağabeyimiz de bu dergide yazılar yazardı. 

Bunlardan birisi 15 Mayıs 1965’te neşredilen Gurbet dergisinin üçüncü sayısında çıkmıştı. Başlığı “HAC’da Kemiyet ve Keyfiyet Meselesi” idi… Abdurrahman Ağabey giriş kısmında şöyle diyordu: “Bu yıl Hac farizasını îfa eden Müslüman devletleri içerisinde Suudi Arabistan Hükümetinin resmi kayıtlarına göre Türkiye adet itibariyle birinci gelmektedir. Bu, Türkiye’yi dinsiz göstermek isteyen ve İslam Âlemi'ne öyle propaganda yapan muarızlarımızın ve sömürgecilerin yalanlarına güzel bir cevaptır. 

Başımdan şöyle bir hâdise geçti. Ravza-i Mutahhare'de namaz kılarken Halepli bir Müslüman namaz kılışıma dikkat etmiş, namazımı bitirdikten sonra memleketimi sordu. ‘Türkiye’ deyince, inanmadı. Hayretler içerisinde kaldı. Cebinden küçük bir Kur’an-ı Kerim çıkardı. Okumamı söyledi, okudum. Elimi hararetle sıktı. Hayretinin sebebini sordum. 

Meğer şöyle inandırılmış; Türkiye’de câmilere girmek yasakmış, câmiler sadece müze hâlini almış, Kur’an kalkmış, halk tanassur etmiş (hıristiyan olmuş) veya dinsiz kalmış. Muhatabıma bunların hep kötü propaganda eseri olduğunu, Müslümanları birbirinden ayırmak için düşmanlarımız tarafından yapıldığını söyledim. Memnun oldu. Tekrar beni bir kardeş sevgisiyle bağrına bastı, ısrarla memleketine davet etti. Ben de onu Türkiye’deki Müslümanlığı görmesi için memleketime davet ettim.”

Abdurrahman Cerrahoğlu Ağabey, Üstad Hazretlerinin ziyaretine gittiği bir seferinde, kendisine Üstad der ki: “Kardeşim Abdurrahman, Hz. Ali (r.a.) Efendimize mensup kişi benim. Ne alıyorsam, o kanaldan alıyorum…”

Bu sözler karşısında donup kalan Abdurrahman Ağabey şu değerlendirmeyi yapar:

“Birkaç yıl evvel bir rüya görmüştüm. O rüyamı Nakşi Tarikatının Halidiye kolu şeyhlerinden Mithat Efendi Hazretlerine anlatmıştım. Rüyam şöyleydi: 1949 yıllarındayım. Asker olmuştum. Altı aylığına Kore’ye gönderilmiştim. Altı ay harb ettikten  sonra vatanıma dönerken, rüyamda  Kanber Ağa isminde bir zat bana bir kutu kaşık verdi, ‘Bunu çocuklarına hediye götür’ dedi. Bu uzun rüyayı Midhat Çınar Efendi Hazretleri şöyle tabir buyurdular: ‘Oğlum, Hz. Ali’ye mensup bir zat tarafından büyük fayda göreceksin, buna dikkat et.’  (Muhtemelen Hz. Ali Efendimizin Kanber isimli yakınından dolayı olsa gerek. A.A.)   Ben bu rüyayı gördüğüm zaman daha henüz Kore Harbi çıkmamıştı. Ben Kore neresidir bilmiyorum. Kore Harbi çıkıp gazetelerde Kore’ye ait resimler çıkmaya başlayınca, resimlere baktım, hep rüyamda gördüğüm yerler… Şaşırıyordum. Ama artık rüyanın doğru olduğuna inandım. ‘Acaba Hz Ali’ye (r.a.) mensup, kim diye düşünüyordum. Bu ziyaretimde Üstad, onun kendisi olduğunu söyledi. 

İzmir İnönü Lisesinde öğretmen iken bir edebiyat öğretmeni arkadaşımızın dedesi vefat etti. Aileyi yakından tanıyorum. Cenazesine gittik. Baktım orada Abdurrahman Ağabey de var. Defin olayından sonra bana dedi ki: “Gel ben seni annemin mezarına götüreyim de bir Fatiha okuyalım.” Beraber kabrin yanına vardık. Duamızı okuduktan sonra bana, “Bir gün annem Risale-i Nur okuyordu. Ağlamaya başladı. ‘Neden ağlıyorsun?’ dediğimde: ‘Erkek olmadığıma…   Erkek olsaydım; gider, Üstad’ın hizmetinde bulunurdum’ dedi. Kısa bir müddet sonra Isparta’da Üstad Hazretlerini ziyaretimde ilk sözü şu oldu: ‘Abdurrahman, bugünlerde annenle uğraşıyordum, yoksa vefat mı etti?’  Ben, ‘Hayır Üstadım, selam ve hürmetleri var; dualarınızı bekler, ellerinizden öper.’ dedim. ‘Selam et ve söyle, onu da has talebelerimin arasına alıyorum’ dedi. 

Abdurrahman Ağabey, Üstad’ın vefatından sonraki bir kerâmetini de şöyle anlatıyor: “Böbrek sancısından kıvranıyordu. Yatsı namazımı zor kıldım. Uyumuş kalmışım. Rüyada büyük bir salondayız. Üstad da var. Bir ağabey kulağıma eğilerek, ‘Bugün Üstad bize gelecek, toplantıya sen de gel.’ dedi. yavaşça, ‘Ben hastayım gelemem’ dedim. Hemen, hasta olduğumu Üstad’a söyledi. O da ciddi bir vaziyette bana ‘Kalk bakalım neyin var?  buyurdu. Ben vaziyeti anlatınca, Ağrıyan böbreğimin ön kısmına sağ elini koyarak sesli duaya başladılar. Dualarında hep Cenab-ı Hakka sığınıyor, şifa diliyorlardı. O sırada uyandım. Baktım bir aya yakın devam eden bendeki ağırlık kalkmıştı, sanki hiç hasta olmamıştım. İki gün sonra kan pıhtısı içerisinde uzunca bir taş düşürdüm. Hemen İstanbul’a Prof. Gıyaseddin Korkut Beye gittik. Bana hayretle, ‘Bu taşı cidden idrar yollarından mı düşürdün? Bu mümkün olmayan bir şey!..’ dedi.  

Evet Üstad Hazretleri böyle bir mürşiddi… Ama onun bütün derdi, elemi, kederi, sevinci sadece İslamiyetti.”

Biz o koca Üstad’ı görememişsek de onun böyle güzide talebelerini gördük Elhamdülillah. Cenab-ı Hak hepsinden de râzı olsun…

Abdullah Aymaz

24 Nisan 2017 14:44
DİĞER HABERLER