Üstadımız kendisiyle nasıl yüzleşti?

O zaman yeni hal ve dönemin şartlarına göre Üstadımız gibi hem şahsi hayatımızda hem hizmetlerimizde bazı değişikliklere gitmek zarureti vardır.
HÜSEYİN ODABAŞI

Üstadımız daha gençlik yıllarından itibaren talebe yetiştirdi ve gerektiğinde talebeleriyle savaşlara dahil oldu. O hayatın içinden gelen bir adamdı. I. Dünya Savaşına katıldı, Osmanlı onun kolları arasında bir devlet olarak ruhunu teslim etti. Çünkü bir bütün halinde savaşa giren Osmanlı ufalanmış şekilde savaştan çıktı. Montrö Anlaşması’yla (1918) son soluklarını Limni Adası’nda verdi Osmanoğulları.

Tam 4 senesi cephelerde ve sürgünlerde geçen Üstadın acısı büyüktü. Dinin daha kolay yaşanmasına olanak tanıyan bir devlet artık bulunmuyordu. Cephelerde hayatını yok sayarak mücadele ettiği devleti artık yoktu. Üstelik Müslüman toprakları zalim İngilizlerin küstahça işgaline de uğramıştı.

Bu bakımdan I. Dünya Savaşı’nda alay komutanı olarak çarpışan Üstadımızı çok yıpratmıştı. Maddeten daha ziyade manen, ruhen ve psikolojik olarak bir yıpranmaydı bu. 2 sene savaşmıştı talebeleriyle. Pek çoğu da gözleri önünde şehit oldu (en az 20 talebesi). Hem talebesi hem yeğeni hem de canı gibi çok sevdiği Ubeyd’in şehit olmasını ömrü boyunca unutamadı.
Aslında o Osmanlıya Kuran’ın bir cemaati hükmünde olabilir gözüyle bakıyordu. Arızalar sıkıntılar çoktu fakat yine de Kur’an’a muhkem bir kala görevi yapacak Osmanlı’dan başka hami, ondan başka sur da yoktu ortalıkta. Derdi tasası buydu. “Kur’an cemaatsiz kalırsa cennetleri dahi istemem” diyordu.

Osmanlı savaşı kaybetti ve Üstadımız da Rusların emrinde Kosturma’daki esir kampına götürüldü. 2 seneden fazla sürecek bir esaret ve firar yıllarının başlangıcıydı bu. Bu esir kamplarında derin düşüncelere daldı. Rabbine içten tazarru ve niyazda bulundu. Aman Allah’ım, bir millet harap olmuş ve tarih sahnesinden silinmiştir! Halbuki Medresetü’z Zehra’nın da temellerini savaştan önce atmıştı. Hayalleri vardı. Bu tür medreselerde kalple kafayı birleştirecek bir eğitim modeli ortaya koyacaktı. Alem-i İslam’ı mahveden taassuptan ve dinsizliğe yol açan cehaletten bir millet olarak ancak böyle kurtulmak mümkündü. Fakat bu savaş sanki her şeyi yaktı yıktı toz etti. Üstadın nispeten imamlık da yaptığı bu Kosturma’daki cami ne ıztıraplara ne iniltilere ve ne anguazlara şahit olmuştu.

Bu derin ızdırap ve sıkıntılar sarmalında ruhu en derin ızdıraplarla inlediği Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde Üstadımız bir rüya görmüştü. Olaylar ve hadiseler Onu bu rüyanın teviline doğru götürüyordu aslında:
“Eski Harb-ı Umûmiden evvel ve evâilinde, bir vâkıâ-ı sâdıkada(rüya) görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: ‘Ana korkma;
 Cenâb-ı Hakk’ın emridir. O Râhim’dir ve Hakîm’dir.’ “Birden, o halette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: ‘İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.’
“Uyandım, anladım ki bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdâfaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izhârına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.” (Hizmet Rehberi, s. 23)

İki senelik esaret ve kaçmadan sonra 1918 yılında İstanbul'a ayakbastı fakat her şey başkalaşmış ve farklılaşmıştı. Adeta her yere ihtiyarlık çökmüştü. Yaşı kırklar surlarındaydı fakat kendini de çok yaşlı hissetti. Hiçbir şey artık ona tat zevk ve lezzet vermedi. Şartlar değişmiş yeni şartlar zuhur etmişti.
Kosturma’da başlayan derin ızdıraplar Çamlıca tepesinde zirve noktaya vardı. Beykoz tepesinde Yuşa Hazretleri’nin hariminde tefekkürüne devam etti. Eyüp Sultan’ın manevi ikliminden medet umdu. Hatta Ankara’nın kalesinde en kara bir gün de geçirdi (İhtiyarlar Risalesi). Aldı verdi ve kendine bir yol haritası çizmesi gerekiyordu. Abdulkadir Geylani’nin mi arkasından usulünden ve metotlarından istifade ederek hayat ve mücadele yoluna devam etmeliydi yoksa Ahmet Faruki’nin mi? Devletsizliği ve hamisizliği iliklerine kadar yaşayan bir insan olarak neyi nasıl yapmalıydı? Kitapları açıyor onlardan medet umuyordu. Ahmet Faruki’nin Mektubatı’daki babasının adını vererek kendi adına yazılmış olan mektup çok dikkatini çekti. Burada birinci binin mücedidi “tevhidi kıble edin” diyordu (Mektubat). Acaba bin sene öncesinden kendi adına gönderilen bu mektuptaki mesaj ona ne demek istiyordu. Tevhidi kıble edinmek ne demekti? Mesaj açıktı; ‘ilhamını, yolunu yürüyüşünü direkt Kur’an’dan al başka aracı kaynaklarla çok da ilgilenme’ demekti.

Nihayet savaşlarda at sırtında bir komutan hoca olarak (vaiz) kitap yazma veya yazdırma işini terk etmeyen bu nadide Fıtrat, olaylarla yüzleşti hadiselerden ders çıkardı ve bundan sonra hayatını şekillendirecek olan bazı kararlar aldı. Siyaseti tamamen terk edecekti. “İttihad-ı Muhammed'i Fırkası” ile başlayan siyasi hayatında çok zamandan beri aktif değildi fakat şimdi daha iyi anlıyordu ki temeli değişik cereyanların etkisinde atılan şimdiki siyasetle dine, ahlaka hizmet etmek mümkün değildi. Sigarayı da terk etti. Her gün 8 gazete takip ettiği olan bir kimse olarak gazeteleri de terk etti. Artık Kur’an’la meşgul olacak tevhidi kıble edinecekti. Van Kalesi’ne sığınacak mağarada talebeleriyle meşgul olacaktı.

Hocamızın ifadesi ile hiçbir şeyi zayi etmeyen Allah bu nadide fıtratı da zayi etmedi. Zayi olmasına müsaade etmedi. Sürgünler yoluyla bütün bir Anadolu bu nadide Fıtrattan istifade etti. Onu Allah zalimlerin eliyle Anadolu kasabalarını tek tek dolaştırdı. Nur halkaları oluştu, aydınlık karanlığa galebe çaldı. Karanlıklar devam ediyordu fakat aydınlığın şiddetli daha da artıyordu.

Butün bunları neden anlattım. Birinci Dünya Savaşı’na girip de her şeyini kaybeden Üstadımız gibi biz de 2016’daki darbe süreciyle gemimiz battı tabir yerindeyse her şeyimizi kaybettik. Düzenimiz kayboldu, hamimiz olan bir hizmet zelzeleye maruz kaldı. Ararat denilen Ağrı Dağı gibi parçalandık ve savrulduk. Bizi eskisi gibi gözetip kollayan hizmetimiz neredeyse kalmadı. Özellikle Türkiye’de kalmadı. Üstadımız gibi esaret yılları yaşadık halen daha yaşıyoruz. Eski hal kayboldu yeni bir hal yaşıyoruz.

O zaman yeni hal ve dönemin şartlarına göre Üstadımız gibi hem şahsi hayatımızda hem hizmetlerimizde bazı değişikliklere gitmek zarureti vardır. Bu değişimin ve dönüşümün arefesinde bulunuyoruz. Geleceğimiz bu dönüşümü ne kadar sağlıklı atlatmamıza ve alacağımız kararların isabetliliğine bağlıdır. Çünkü yeni şartlar için yeni karalar ve yeni tavırlar gerekir.

- Biz de varsa sigara gibi gıybet ve dedikoduya benzeyen menhus huylarımızı terk etmeliyiz.
- Gazetelerin getireceği haberlere gönül bağlamaktan vaz geçip işimize odaklanmalıyız.
- Hizmette de olsa idarecilik deyip sergilediğimiz siyasi ve politik tavırlarımızdan uzaklaşıp samimiyet endeksli bir uhuvvetin peşinde olmalıyız.  
- Talebelerimize dönmeli rehberlik öncelikli bir hizmet ortaya koymaya çalışmalıyız. 
08 Ocak 2023 01:16
DİĞER HABERLER