Yar ile Bayram

Samanyoluhaber.com yazarlarından Harun Tokak, Mustafa Said Türk ve daha nicelerinin yaşadığı hukuksuzlukları kamuoyuna duyuran sürgün gazetecilerin başarılarına ve 5 Nisan Cumartesi (yarın) gerçekleştirilecek IJA Dayanışma Buluşması'na yer verdi. Harun Tokak yazısında, geçtiğimiz günlerde ruhunun ufkuna yürüyen Mustafa Said Türk'ü de köşesine taşıdı. Hizmet Hareketi'nin önemli isimlerinden biri olan Türk, 15 Temmuz sonrası yaşanan hukuksuzluğun mağdurlarından biriydi. İlerleyen yaşına ve hastalıklarına rağmen mahkeme kararının ardından sedyeyle cezaevine götürülmesi sürecin sembol görüntülerinden biri oldu.

Yar ile Bayram


Gurbetteki gün batımını seyrederken Nedim Hazar’ın gün batımıyla ilgili o muhteşem betimlemesi düşüyor hatırıma.
 “Okyanustan yükselen son ışıklar, gökyüzünü bir tuval gibi boyarken, biz de kendi içimizdeki renkleri keşfediyor gibiyiz. Öyledir belki de her gün batımı, aslında içimizdeki güneşin de batışıdır; ama biliyoruz ki, her batış yeni bir doğuşun müjdecisidir ne belli?”
Gökte yıldızlar görünmeye başlıyor. İlkin Çoban Yıldızı görünüyor. Sonra birer ikişer yıldızlar parlamaya başlıyor. O an düşünüyorum ki, bu süreçte Hizmet Hareketi yıldızlar topluluğundan binlercesi gökten düşen yıldızlar gibi toprağa düştüler.
Kimi hapishanenin buz gibi beton blokları arasında, kimi gaybubette, kimi Ege’nin serin sularında, Kimi Meriç’in soğuk kollarında can verdi.
Aslında gökyüzünde gördüğümüz yıldızların bazılarının da çok önceden öldüğünü, ışıklarının bize yeni ulaştığını biliyoruz.
Biz geceleri o ışıklarla yolumuz buluyoruz.

 Tıpkı bu süreçte aramızdan ayrılıp da hala onların ışıkları ile yolumuzu bulduğumuz gibi.
 İlk şehidimiz Gökhan Açıkkolu ile başlayan şehitler kervanına binlerce yıldız eklendi.
 Sürgündeki gazeteci arkadaşlarımız, sürecin daha ilk günlerinde karton kutuları masa yaparak yaşananları bize duyurmaya çalıştılar.
Bizi olup bitenlerden haberdar etmeye başladılar. Geceleri Uber yaparak, gündüzleri haber yaparak canhıraşane çalıştılar.
Sonra daha organize oldular. IJA (International Journalists Association) adında bir çatı kuruluş oluşturdular.
Ülkemizde yaşananları bütün dünyaya duyurdular.
Mazlumların sesi oldular.
 Zulüm saraylarını sarstılar.
Bu cumartesi günü de yine muhteşem bir organizasyonla olup bitenden bizi haberdar edecekler.
Anadolu irfanın temsilcilerinden olan ve bu süreçte mazlumların sembolü haline gelen Mustafa Türk Ağabey’in yaşadıklarını da biz onlardan öğrendik.
  Bir zamanlar evi yoldan geçenlerin uğrak yeri olan, Hatemi Tai gibi cömertlik ateşinin dumanı daim tüten Mustafa Türk Ağabey Turgutlu’nun Akçapınar köyündendi.
 Turgutlu güzel insanlar ülkesiydi. Ayın etrafında ilk görülen yıldızlar gibi Hocaefendi’ye ilk koşanların diyarıydı.
Mustafa Türk Ağabey Turgutlu’nun Çoban Yıldızı gibiydi.
Bir bahar günü üç arkadaşıyla İzmir’e Yaşar Tunagür Hocayı dinlemeye gidiyor.
Bakıyor ki kürsüde genç bir vaiz konuşuyor. Sahabelerden örnekler veriyor.
Ağlıyor, ağlatıyor. Bağrında fırtınalar kopuyor.
Sanki yeni bir dirilişin destanını yazıyor.
 Mustafa Ağabey aradığını buluyor.
Vaazdan sonra bir pusula veriyor genç vaize.
 “Mal ile can ile emrinizdeyim. Mustafa Türk Akçapınar Köyü, Turgutlu.”
 Genç vaiz kâğıdı okuyor, cebine koyuyor.
O genç vaiz daha yirmi yedi yaşındaki Fethullah Gülen Hocafendi’dir.

 Sonraki günlerde İsmail Büyükçelebi, Abdullah Aymaz gelip gitmeye başlıyorlar.
Oğlu Cemal’i ve Süleyman’ı onlara emanet ediyor.
Bir gün Hocaefendi onu  Tahta Kulübe’ye çağırıyor: “Mustafa Ağabey, beş bin lira bulabilir misin?Öğrencilerin ev kirasını ödeyemedik. Ben sana her ay maaşımdan öderim.”
“Hocam, biz çiftçiyiz hasattan hasada paramız olur ama ben bir bakayım.” Diyor.
 ‘’Parayı bulursan, cuma günleri nasıl olsa geliyorsun, o gün getir,”diyor Hocafendi, “Ayrıca bir otobüs parası verme, o parayı da çocukların elektrik, su parası yaparız.’’
Eve varınca konuyu eşi Selver Annemize açıyor.
Kahraman kadın, “İbrahim Şendil’lere bir gidelim, belki onlarda vardır,” diyor
 Gidiyorlar.
İbrahim Beyin hanımı karışlıyor onları.
“İbrahim’i pamuk tüccarı çağırdı, oraya gitti,” diyor, “Tüccar iki seneden beri para vermiyordu, bugün ‘gel al’ dedi.”
 Biraz sonra İbrahim Bey geliyor.
 Mustafa Ağabey sebebi ziyaretini anlatıyor.
İbrahim Bey, “Hocaefendi’ye borç para verilmez, demek ki çok darda, al bunu götür ver,” diyor. Parayı hiç saymadan Mustafa Ağabeyin avcuna bırakıveriyor.
Mustafa Ağabey cumayı beklemeden otobüse binip gidiyor.
 Hocaefendi’yi buluyor.
Hocaefendi, evlerin kirasını Mustafa Birlik takib ediyor, götür ona ver,” Diyor.
 Mustafa Birlik’i her bir evin kirasını masanın üzerinde tek tek ayırmış sayarken buluyor.
Ne kadar eksiğin var diyor;
 “3600”
Cebindeki parayı saymadan ona uzatıyor.
 Mustafa Birlik Ağabey sayıyor;
 3.600 lira” diyor.
Hocaefendi 71 Mart Muhtırası’nda tutuklanıyor.
Hapisten çıktıktan sonra Edremit’e sürgün ediliyor. Oradan da Manisa’ya.
1976’ da Bornova vaizi oluyor.
 Artık Bornova her Cuma Anadolu'nun her yerinden akın akın gelen insanlarla dolup taşmaya başlıyor.
Anadolu şehirleri nurlu bir nehir gibi her bir koldan Bornova’ya akıyor.
 Mustafa Türk Ağabey Bornova’da bir ev satın alıyor. Dışardan gelen misafirleri orada ağırlamaya başlıyor.

Sofralar kuruluyor, sohbetler ediliyor.
Sabri Ülkerler, Özallar o evde ağırlanıyor.
 Bir gün Bozyaka’nın üzerinde himmet oluyor. Mustafa Türk Ağabey 50.000 lira veriyor. Osman Kara Hoca, “olmaz” diyor, “sen yüz bin lira vereceksin.”
 Kabul ediyor.
O sene bağları dolu vuruyor. Hatta o kadar ki, kendisiyle  aynı tapuyu taşıyan kardeşinin bağını bile vuruyor ama onun  bağa bir şey olmuyor. Bütün köylüler görüyor bunu.
 O sene 128 bin liralık hasılat alıyor. Yüz bin lira himmetini hemen ödüyor.
Kalan yirmi sekiz bin lirayı da veriyor Hizmet’e.
Bağların tapusunu da teklif ediyor Hocaefendi’ye.
 Hocafendi, “Zaten bizim değil mi?” diyor ve almıyor.
Sanat meraklıları İtalyan Rönesans’ının en büyük sanatçılarından biri olan Michelangelo’ya bu muhteşem eserleri nasıl yaptığını sorduklarında, “Heykel zaten taşın içinde var, benim görevim sadece fazlalıkları almak!” dermiş.
Hocafendi küçük ve ustaca dokunuşlarla Anadolu irfanının soylu temsilcileri olan bu abid insanlardan abideler meydana getiriyor.
Ne acıdır ki her biri bir yıldız olan bu soylu insanlar bu süreçten nasiplerini aldılar.
Çok acılar çektiler.
Bela ve musibet değirmenlerinde öğütüldüler.
Ama vazgeçmediler. Diz çökmediler.
Mustafa Türk Ağabey de bu süreçte zulümden nasibini ziyadesiyle aldı.
Hapis yattı.
Pek çok hasatlıkları vardı. Yaşlıydı, yorgundu.
Oğlu Mehmet’le aynı koğuşta kaldı.
Bütün ihtiyaçlarını oğlunun yardımıyla görüyordu.
Acımazsız gardiyanlar bunu bile çok gördüler.
 Baba ile oğlunu ayrı koğuşa koydular.

Selver Anne, “Hacı Bey yaşlı ve yorgun,” dedi, “bıraksalar da son zamanlarında evinde hizmetine baksam.”
 Duası kabul oldu.
Mustafa Türk Ağabey tahliye oldu.
2018’de beyin kanaması geçirdi. Bakıcılarla yaşamaya başladı.
Bir daha yataktan kalkamadı.
Sürecin sert rüzgârları bütün aileyi savurmuştu.
 Cemal Türk Hoca Amerika’daydı.
 Doktor Süleyman Bey İngiltere’de yaşıyordu.
 Bülent Arınç aile dostlarıydı. 
O bile zulmün pençelerine engel olamadı.
Bir gün Mehmet Bey de çıktı hapisten.
 Eve geldi.
Babası yatakta yatıyordu.
Annesi babasının başındaydı.
 Önce annesine koştu. Annesinin elini öpmek istedi. Selver Anne, oğlu Mehmed’i tanıyamadı.
Yabancı bir erkek sandı.
Acılar aklını başından almıştı.
“Anne, ben Mehmed, Mehmed’in,” dedi.
 Evin içinde bir çığlık, bir feryat koptu:
“Mehmediiim!”
 Selver Anne’nin yüreği daha fazla acılara dayanamadı.
Mehmet Bey, annesinin kabrinin başında:, “Ah anacığım! Mehmed’im çıksa da bir dünya gözüyle görsem, ondan sonra ölsem de gam yemem” demiştin.Keşke sen sağ olsaydın da ben hapiste olsaydım,” dedi, ağladı.
 Mehmet Bey biraz daha Türkiye’de kalsa yeniden tutuklanacaktı. Babasını öylece hasta yatağında bırakarak ülkesinden çıkmak zorunda kaldı.
O çıktıktan sonra da zulüm bitmedi.
 Mustafa Türk Ağabey, 2023 yılında bir sabah sedyeyle evinden alınıp cezaevine götürüldü.
Hastalıklar vücudunu mekân tutmuştu.
Kalp krizi, beyin kanamaları, zatürre, kalp yetmezliği…
Bütün bunlara rağmen, “Cezaevinde kalabilir” raporu verildi.
Kamuoyu tepki gösterdi; sanatçılar, siyasetçiler, vicdanlı insanlar seslerini yükseltti.
Tahliye edildi.
Evine yara bere içinde getirildi.
Yakınları onu görünce büyük bir şok yaşadı.
Vücudu yara bere içindeydi.
Dudakları susuzluktan kurumuş toprak gibi kabuk bağlamış, ağzının içi yaralarla dolmuştu.
Doktor Süleyman babasına yapılanlara sosyal medya üzerinden gözyaşları içinde isyan etti:
 “Sırtına, kollarına bir bakın. Bakışları ölü gibi, o canlı adam gitmiş, ne hale gelmiş. Çok zayıflamış, yemesi içmesiyle orada kim ilgilenecek? Babamı diri diri kabre sokmak için almışlar. Babam belki de son günlerini yaşıyor. Babama yapılan zulümler mi içlerini soğutacak? Keşke fotoğraflarıyla birlikte babamın hapishanede bakımsızlığını sembolize eden kokusunu da kaydedip size gönderebilseydik. Kesif bir koku sarmış babamı, hijyene hiç dikkat edilmemiş. Evden sondasız giden babamıza sonda takmışlar, idrar bulanık, enfeksiyon kapmış maalesef, çok üzülerek söylüyorum, ölmesi için bekletilmiş. Her tarafı kir-pas içinde.”
Mustafa Türk Ağabey bu zulme daha fazla dayanamadı.
 Hocaefendi’nin vefatı da onu ziyadesiyle üzmüştü.
 Onsuz ilk Ramazan’ı geçirmişti ama bayramı onsuz geçirmek istemedi.
 
Göklerden kayan bir yıldız gibi bayramın birinci günü sonsuzluğa doğru uzandı.
 Bayramı çok sevdiği Hocafendi ile geçirdi.
Hacı Bayramı Veli hazretleri ne güzel söylüyor;
 “Bayram imdi bayram imdi
Bayram edersin yar ile şimdi.”

Mekânın Firdevs olsun Mustafa Ağabey…

04 Nisan 2025 13:23
DİĞER HABERLER