İmtihan ve sorgulama

Okuma Süresi 11 dkYayınlanma Cuma, Mayıs 15 2026
Paylaş
X Post
İmtihan ve sorgulama

Önceki yazıda başladığımız, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, İhlas ve Uhuvvet Risaleleri ve lahika mektuplarında Bediüzzaman Hazretlerinin formüle ettikleri hususları da nazara alarak çok detaylı bir işçilikle ortaya koyduğu, bir toplumda veya toplulukta birlik ve beraberliğin sağlanması için takip edilmesi gereken yollar ve yöntemler konusu ile devam edelim… O yazıda insanlarla uyum içinde yaşama ve birlikte yaşama ahlâkının geliştirilmesi konusu ele alınmıştı.

Cemaatle namaz, Cuma namazı, bayramlar, iftarlar, sahurlar, zekât ve sadaka gibi yardımlar ve Haç gibi ibadetler ve İslâm’ın temel disiplinleri hep bu birlik ve beraberliği oluşturmaya yöneliktirler. İnanan insanların da iradi olarak o birliği oluşturabilecek tavır ve davranışları sergilemeleri gerekmektedir. 

İMTİHANIN VARLIĞINI KABUL ETME

Her zaman nazarda tutulması gereken hususlardan bir tanesi de Allah’ın (cc) kullarını değişik vesilelerle imtihan etmesinin yanı sıra birbirlerimizle de imtihan ettiğidir. İnsan bu realitenin farkında olarak hareket ederse kardeşlik ve birliği kurma ve korumada daha başarılı olur:

“Yani, Cenâb-ı Allah bizi bir kısım hâdiselerle ve şerirlerin şerleriyle imtihan ettiği gibi kendi kardeşlerimizle de imtihan ediyor. Kur’ân-ı Kerim de, “Biz onların bir kısmını diğerleriyle imtihan ettik” (6/53) buyuruyor. Öyleyse biz, diğer mü’minlerle aramızdaki her münasebeti imtihanın ayrı bir yönü olarak ele almalı, bütün menfi duygu, düşünce ve tavırları imtihan unsurları olarak görmeliyiz.

İnsan bir imtihanda olduğunu daha baştan kabul etmezse, en yakın daireden küfür dairesine kadar herkesin onunla uğraştığına, elini attığı her dalın kırılıp her yerin sarsıldığına, herkesin ona karşı düşman vaziyeti aldığına inanır. Oysa, bunların birer imtihan vesilesi olduğunu kabul etse, o türlü bütün mülâhazalar eriyip gidecektir. Sürekli şoku yaşanan çirkin yüzlü toslamalar gayet mûnis, inşirah veren hâdiseler haline gelecektir. Ama biraz katlanmak gereklidir.

Bizler beşeriz, dolayısıyla bir kısım kusurlarımızın olması gayet normaldir. İnsanları teker teker deşeleseniz; az konuştursanız, bir psikanalize tâbi tutsanız, hemen herkesin kendi arkadaşlarına karşı neler neler döktürdüğünü görürsünüz. Bu beşer tabiatında vardır. Onun için, biraz sadrı geniş, sinesi yumuşak bir insan olmaya çalışmalı. Önüne çıkan dağları tepeleri aştığı gibi dost ve arkadaşlarının kusurlarını da kulluk yolundaki akabeler olarak görmeli ve onları da sabır, hoşgörü ve hilmin kanatlarını kullanarak aşmaya gayret göstermelidir.” (Kardeşlik ruhu)

Burada “neden gösterilmesi çok da kolay olmayan bir irade ortaya koymalıyız?” sorusu akla gelebilir. Hocaefendi bu sorunun cevabında, insan, Üstad Hazretlerinin verdiği ölçüler içinde “dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatına ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen bir “Cemîl-i Zülcelâl”in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna” talip olduğu için bu bedeli ödemeye razı olması gerektiğini ifade etmektedir. İşte insan, bu hedefine yürürken, birer tepe şeklinde önüne çıkan sevmediği tavır, söz ve davranışları o kutlu hedef hatırına baştan kabul etmeli, imtihan vesilesi bilmeli ve böylece güzel huyla onları aşıp tekrar yola koyulmalıdır:

“Öyleyse, keşke insanların kusurlarından daha çok, iyi yanlarını görüp takdir edebilsek... Keşke başkalarının hatalarına karşı gözsüz, kulaksız ve dilsiz olabilsek de o kusurları görmesek, duymasak ve dile dolayıp mukabelede bulunmasak ve Allah’ın bizi affettiği, Peygamber’in affa âmâde olduğu ve bazı has kulların affetmeyi tabiat haline getirdiği gibi bizler de herkesi affedebilsek.

İslâmiyet, insanların kusurlarını araştırmamayı, gayr-i ihtiyarî olarak gördüğümüz zaman da göz yummayı ve onları affetmeyi sadaka saymıştır. Affı esas alan insanları senâ makamında Kur’ân-ı Kerim “O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutar ve insanları affederler...” (Âl-i İmran, 3/134) demektedir.” (Kardeşlik ruhu)

SORGULAMA – GIYBET DENGESİ

Allah Teâlâ bu şekilde hareket ederek bu verilen çetin imtihanda başarılı olanların kalpleri arasında sevgi köprüleri kuracaktır. Hocaefendi aynı yazıda, bu başarı için herkesin kendisine düşeni yapması, başkalarını takdir ve kabul etmesini bilmesi ve bu takdir ve kabulün kardeşlerinin kulağına gitmesini sağlayarak kendi nefsini bu hususta bağlaması ve ikna etmesinden geçtiğini söylemektedir. 

Diğer taraftan ikaz edilmesi ve uyarılması veya sorgulanması gereken durumlar var ise bu hususta da dikkatle hareket edilmesi, muhatabın kabulüne engel olabilecek usul ve davranışlardan, dedikodu ve gıybet gibi kötü ahlâktan uzak durulması gerekmektedir: 

“Eğer hatırımızı sayıyorlar ve sözlerimizi kaldırabiliyorlarsa, yüz yüze geldiğimizde onlara eksiklerini ve hatalarını söyleriz. Bunu yaparken de, gurur ve çalımdan, el ayak hareketleri ve mimikler gibi Allah’ın sevmediği şeylerden kaçınmaya dikkat ederiz. Dolayısıyla onlara bir şey anlatırken kalblerinin buna tepki göstermesine meydan vermeyiz. Eğer doğrudan söyleyemeyeceksek bir topluluk içinde ortaya konuşur, onun da kendi payını almasını umarız. Ama kat’iyen hiç kimsenin hiçbir yanlışını gıyabında konuşamayız. Birisi hakkında alaylı ve tenkit ima eder şekilde “Falan mı? Hâ!” dememiz, göz ucuyla onu işaret etmemiz bile mü’mince bir tavır değildir.

Kur’ân alaylı bir işareti bile gıybet sayıyor; “Veylün likülli hümezetin lümezeh! (Vay haline her türlü hümeze ve lümezenin; yani, insanları arkadan çekiştiren, küçük düşüren, kaş göz hareketleriyle alay edenlerin!)” (Hümeze, 104/1) diyor. Evet, birinin paltosunun uzunluğunu kısalığını bile serrişte etmeyi din gıybet sayıyor. Ve bu gıybeti bir hadis-i şerif en yakın mahremiyle zina etme ölçüsünde büyük günah olarak anlatıyor. Kim bu kadar alçalabilir ki? Şimdi hem bir taraftan “kardeş” diyeceksin, bir taraftan da en ufak bahanelerle tenkit ve gıybetlere gireceksin. O insan, sevgi adına kulağına giden şeylerle sana karşı nasıl ciddî bir alâka duyacaksa, bu çirkin söz ve tavırları duyunca da ciddî bir öfke ve kin hissine kapılacaktır. Daha sonra iyi şeyler söylesen bile, “Acaba ne mülâhazası var?” diye kuşkuyla karşılayacaktır sözlerini. 

İnsan daha baştan diline kilit vurmalı, hiçbir kardeşi hakkında gıyabda konuşmamalıdır. Birini çekiştirmek, birinin gıybetini etmek çok kötüdür. İnsan sonuçta özür dileme mecburiyetinde kalacağı bir işi yapmaktan daha işin başında uzak durmalıdır. Fakat bir şekilde bu günaha girmişse; birine iftira etmiş; birini çekiştirmiş; birine, duyduğu zaman rencide olacağı bir şey söylemişse, bu çirkin işi bir daha yapmaması için hemen ilk karşılaşmada gıyaben ne demişse yüz yüzeyken de aynı şeyleri söylemesi, o sözlerin ağırlık ve mahcubiyetini yaşaması ve pişman olarak bir daha aynı çirkinliğe düşmemek için azmetmesi gereklidir. Bazen, “Senin hakkında böyle bir şey söylemiştim” dediğiniz zaman karşı tarafın gönlünde bir ukde hâsıl olabilir. Öyleyse, neticede gidip “Hakkını helâl et!” diyeceğimiz, muhatabımızın içinde bir ukde hâsıl edecek sözlere karşı baştan tavır konmalı ve gıybete karşı ağza fermuar çekilmelidir.” (Kardeşlik ruhu)