Kanada ABD’ye karşı ‘orta güç’ stratejisini mi güçlendiriyor?

Okuma Süresi 14 dkYayınlanma Çarşamba, Eylül 9 2026
Paylaş
X Post
Kanada ABD’ye karşı ‘orta güç’ stratejisini mi güçlendiriyor?

ABD ile Kanada arasında giderek sertleşen ticaret savaşı, iki ülke arasındaki onlarca yıllık ekonomik ve siyasi ortaklığın geleceğine ilişkin yeni soru işaretleri doğururken, Ottawa’nın Washington’a karşı nasıl bir strateji geliştirdiği de önem kazanıyor. Kanada’nın ABD mallarına yönelik misilleme tarifeleri ve Washington’ın Kanada ürünlerine getirdiği yeni kısıtlamalar, yalnızca bir ticaret anlaşmazlığının ötesine geçerek Kanada’nın dış politika ve ekonomik güvenlik hesaplarını yeniden şekillendirmesine yol açıyor. ABD Başkanı Donald Trump'ın, Kanada,Meksika, Grönland ve İzlanda'yı ABD toprağı gibi gösteren sosyal medya paylaşımının ardından gerginlik ayrı bir boyuta taşındı.


Ancak Ottawa’nın arayışı ABD ile bağlarını koparmak değil. Tam tersine, Kanada yönetimi Washington’ın hâlâ ülkenin en önemli ekonomik ve güvenlik ortağı olduğunu kabul ederken, aynı zamanda tek bir pazara ve tek bir büyük güce aşırı bağımlılığın yarattığı kırılganlığı azaltmaya çalışıyor. Başbakan Mark Carney yönetimindeki Kanada’nın son dönemde Afrika, Avrupa ve Asya’ya yönelik diplomatik ve ekonomik açılımı bu açıdan dikkat çekiyor. Kanada, ticaretini çeşitlendirmeyi, kritik mineraller ve enerji gibi stratejik sektörlerde kendi kapasitesini güçlendirmeyi ve farklı ülkelerle daha esnek ortaklıklar kurmayı hedefliyor.


Bu politika, klasik anlamda ABD’ye karşı kurulmuş bir ittifaktan ziyade, “middle power” yani orta güç stratejisi olarak okunabilir. Kanada, bir süper güç gibi uluslararası sistemi tek başına şekillendiremeyeceğinin farkında. Bunun yerine farklı ülkelerle konu bazlı iş birlikleri kurarak ekonomik ve diplomatik hareket alanını genişletmeye çalışıyor. Washington ile yaşanan son gerilim de bu yaklaşımın neden Ottawa açısından giderek daha önemli hâle geldiğini gösteriyor.


Kanada’nın Güney Afrika’daki Yüksek Komiseri James Christoff’un Johannesburg’da yeni kurulan Nucleus düşünce kuruluşunda yaptığı konuşma, Ottawa’nın bu yeni yönelimini anlamak açısından önemli ipuçları taşıyor. Nucleus’un kurucusu ve ABD Özel Temsilcisi Mcebisi Jonas’ın “middle power moment” olarak tanımladığı yeni dönemin tartışıldığı toplantıda Christoff, Kanada’nın değişen küresel düzende içine kapanmak yerine uluslararası ortaklıklarını genişletme yolunu seçtiğini açıkça ortaya koydu.


Christoff’a göre dünya son yıllarda büyük bir kırılma yaşıyor. Uluslararası sistemin son 40 yılda ülkeler arasındaki ilişkileri düzenleyen kurumları ve kuralları zayıflarken, ticaret, güvenlik ve jeopolitik rekabet yeni bir döneme giriyor. Kanada gibi uluslararası ticarete büyük ölçüde bağımlı bir ekonomi için bu değişim doğrudan bir güvenlik meselesi hâline geliyor.


Kanada’nın GSYH’sinin yaklaşık üçte ikisinin uluslararası ticaretten kaynaklandığını belirten Christoff, ülkesinin bu nedenle küresel ticaret sistemindeki değişimlerden özellikle etkilendiğini vurguladı. Ottawa’nın cevabı ise geri çekilmek değil, ekonomik dayanıklılığı artırmak ve yeni ortaklıklar geliştirmek.


Bu noktada Kanada’nın “ticaret çeşitlendirme” politikası öne çıkıyor. Ottawa, önümüzdeki on yıl içinde ABD dışındaki ihracatını iki katına çıkarmayı ve bunun sonucunda yaklaşık 300 milyar dolarlık ilave ticaret oluşturmayı hedefliyor. Christoff, ABD dışı ihracatın bir yıl içerisinde 33 milyar dolar arttığını ve Kanada’nın artık ihracatının yaklaşık üçte birini ABD dışındaki pazarlara yönlendirdiğini söyledi.


Bu rakamlar, Kanada’nın Washington ile ekonomik ilişkilerini terk ettiği anlamına gelmiyor. Aksine, Ottawa’nın temel hedefi ABD ile ilişkisini sürdürürken aynı zamanda alternatif ekonomik kanallar oluşturmak. Bir başka ifadeyle Kanada, “tek ortak” modelinden “çoklu ortaklık” modeline geçmeye çalışıyor.


Bu stratejinin Asya’daki en dikkat çekici ayağı ise Çin. Başbakan Mark Carney’nin Pekin ziyareti sırasında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile “yeni stratejik ortaklık” vurgusu yapması, Ottawa’nın ekonomik ilişkilerini çeşitlendirme arayışının Washington’ın ötesine geçtiğini gösteriyor. Kanada, Çin’den gelen elektrikli araçlara yönelik tarifeleri gevşetirken, Pekin’in de Kanada’nın önemli tarım ürünlerinden kanolaya uyguladığı yüksek tarifeleri düşürmesi bekleniyor. Ottawa ayrıca 2030’a kadar Çin’e ihracatını yüzde 50 artırmayı hedefliyor.


Bu gelişme özellikle dikkat çekici çünkü Kanada-Çin ilişkileri son yıllarda ciddi gerilimler yaşamıştı. Carney’nin Pekin’le ilişkileri yeniden geliştirme girişimi, Avrupa ve Hindistan’la artan temaslarla birlikte düşünüldüğünde, Kanada’nın ekonomik ve stratejik ortaklıklarını tek bir eksene bağımlı olmaktan çıkarmaya çalıştığını gösteriyor.


Hindistan da bu çeşitlendirme politikasının önemli parçalarından biri hâline geliyor. Kanada ve Hindistan, 2026 sonuna kadar kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması müzakerelerini tamamlamayı hedefliyor. İki ülke ayrıca bir İkili Yatırım Anlaşması için müzakerelere mümkün olan en kısa sürede başlama konusunda mutabakata vardı. Taraflar, 2030’a kadar ikili ticareti önemli ölçüde artırmayı ve finans, teknoloji, enerji ve altyapı gibi alanlarda yatırımları genişletmeyi hedefliyor.


Kanada açısından Hindistan’ın önemi yalnızca büyük bir pazar olmasından kaynaklanmıyor. Hindistan, aynı zamanda Asya’daki ekonomik ve stratejik ağırlığı giderek artan bir orta güç. Bu nedenle Ottawa’nın Pekin ile ilişkileri yeniden düzenlerken Yeni Delhi ile ekonomik bağlarını güçlendirmesi, tek bir Asya ülkesine yönelmekten ziyade farklı merkezlerle aynı anda ilişki kurma politikasına işaret ediyor.


Avrupa Birliği ile ilişkilerdeki yeni arayış da bu stratejinin bir başka önemli ayağını oluşturuyor. Kanada ile AB’nin ticaretten güvenliğe, savunmadan tedarik zincirlerine ve kritik hammaddelere kadar uzanan kapsamlı bir ortaklığı derinleştirmek için çalıştığı bildiriliyor. Ottawa’nın AB üyeliği dışında mümkün olan en yakın ilişki modelini araştırması, özellikle savunma, uzay ve bilimsel araştırma gibi stratejik alanlarda iş birliğini artırma isteğini ortaya koyuyor.


Kanada’nın AB ile daha yakın bir ortaklık arayışı yalnızca ekonomik nedenlerle açıklanamaz. Avrupa, Kanada için aynı zamanda ABD dışındaki önemli bir güvenlik, yatırım ve teknoloji ortağı konumunda. İki tarafın mevcut ticaret ve güvenlik anlaşmalarını daha ileri taşımaya çalışması, Ottawa’nın küresel güç rekabetinde tek bir merkeze bağımlı kalmak yerine birden fazla stratejik bağlantı oluşturma çabasını gösteriyor.


Bu nedenle Çin, Hindistan ve AB açılımlarını birbirinden bağımsız diplomatik hamleler olarak görmek yerine, Kanada’nın daha geniş “stratejik çeşitlendirme” politikasının parçaları olarak değerlendirmek gerekiyor.


Bu stratejinin diğer önemli ayağı ise Afrika.


Kanada geçen yıl Afrika Stratejisi’ni açıklayarak kıtadaki ekonomik ve diplomatik ilişkilerini derinleştirme niyetini ortaya koydu. Güney Afrika ise bu politikanın merkezindeki ülkelerden biri. Christoff, Güney Afrika’yı Kanada’nın Afrika kıtasındaki en büyük ticaret ortağı olarak tanımlarken, iki ülke arasında madencilik, kritik mineraller, enerji, teknoloji, tarım, eğitim ve inovasyon alanlarında daha fazla iş birliği potansiyeli bulunduğunu vurguladı.


Burada mesele yalnızca ticaret değil. Kritik mineraller, yeni küresel rekabetin en önemli stratejik alanlarından biri hâline geliyor. Kanada ve Güney Afrika, doğal kaynaklar ve madencilik kapasitesi bakımından birbirini tamamlayan iki ülke. Kanada madenciliğin finansman, teknoloji, jeoloji, mühendislik ve yönetişim alanlarında güçlü bir kapasiteye sahipken, Güney Afrika geniş mineral kaynakları ve Afrika kıtasındaki ekonomik konumuyla önemli bir ortak olarak öne çıkıyor.


Enerji de aynı şekilde stratejik bir alan. Kanada’nın Güney Afrika ile iklim finansmanı, enerji dönüşümü ve nükleer iş birliği alanlarında geliştirdiği ilişkiler, iki ülkenin yalnızca geleneksel diplomatik bağlarını değil, geleceğin stratejik sektörlerini de kapsayan yeni bir ortaklık kurmaya çalıştığını gösteriyor.


Ancak Kanada’nın yaklaşımındaki belki de en önemli unsur, ortaklıkların sabit olmaması.


Christoff, Kanada’nın farklı meselelerde farklı ülkelerle birlikte hareket edebileceğini ve bu yaklaşımı “variable geometry”, yani değişken geometri olarak tanımlanan esnek bir diplomatik anlayışla açıkladı. Buna göre Kanada’nın her konuda aynı ülkelerle aynı safta bulunması gerekmiyor. Ticaret söz konusu olduğunda bir ülkeyle, enerji konusunda başka bir ülkeyle, güvenlik veya iklim politikalarında ise farklı ortaklarla çalışmak mümkün.


Bu, klasik ittifak siyasetinden farklı bir model.


Kanada, ABD’nin karşısında yeni bir blok kurmak yerine kendi seçeneklerini çoğaltmaya çalışıyor. Avrupa Birliği, Hindistan, Çin, Afrika ülkeleri ve diğer yükselen ekonomilerle ilişkilerin geliştirilmesi de bu nedenle yalnızca ekonomik bir açılım olarak görülmemeli. Bunlar aynı zamanda Kanada’nın stratejik hareket alanını genişletme çabasının parçaları.


Nucleus’un kurucusu Mcebisi Jonas’ın konuşması da bu noktada Kanada yaklaşımıyla önemli ölçüde örtüşüyor. Jonas’a göre orta güçler uluslararası sistemi süper güçler gibi tek başlarına belirleyemez. Ancak bu ülkeler yeni ittifaklar kurabilir, koalisyonlar oluşturabilir, arabuluculuk yapabilir ve uluslararası kuralların şekillenmesinde etkili olabilir.


Jonas’ın Güney Afrika için yaptığı vurgu ise Kanada açısından da anlamlı: Orta güçlerin amacı başka bir büyük gücün yerini almak değil, kendi hareket alanlarını genişletmek olmalı.


Bu nedenle Güney Afrika-Kanada ilişkisi sadece iki ülke arasındaki ikili ilişkiler açısından değil, değişen küresel sistemin nasıl şekillenebileceği açısından da dikkat çekici.


Kanada’nın avantajı; güçlü kurumları, yatırım kapasitesi, enerji ve kritik mineral kaynakları, NATO ve G7 gibi yapılardaki konumu ve uzun süredir yürüttüğü orta güç diplomasisi. Güney Afrika’nın avantajı ise Afrika kıtasındaki konumu, Global South içindeki diplomatik bağlantıları, BRICS ve G20 gibi platformlardaki rolü ve kıtanın ekonomik potansiyeline erişim kapasitesi.


İki ülkenin çıkarları tamamen aynı değil. Zaten mesele de bu değil.


Asıl mesele, farklı kapasitelere sahip iki orta gücün ortak çıkar alanlarını kullanarak kendi stratejik hareket alanlarını genişletebilmesi.


Dünyanın yeniden şekillendiği bir dönemde Kanada’nın yaptığı hesap tam olarak burada yatıyor. ABD hâlâ vazgeçilmez bir ortak olabilir; ancak artık tek başına yeterli bir ekonomik ve güvenlik stratejisi olmayabilir. Washington ile yaşanan ticaret gerilimi de Ottawa’ya bu bağımlılığın maliyetlerini daha görünür hâle getiriyor.


Dolayısıyla Kanada’nın Afrika, Avrupa, Asya ve Çin’e açılımını ABD’ye karşı bir cephe oluşturma girişimi olarak okumak eksik kalır. Daha doğru okuma, Kanada’nın ABD merkezli sistem içerisindeki konumunu yeniden tanımlaması ve kendisine daha geniş bir manevra alanı yaratmasıdır.


Bu anlamda Ottawa’nın stratejisi, “ABD’den kopmak” değil, “ABD’ye mahkûm olmamak” üzerine kuruluyor.


Ve belki de önümüzdeki dönemde asıl soru şu olacak: ABD ile Çin arasındaki rekabetin ve küresel sistemdeki parçalanmanın derinleştiği bir dünyada, Kanada, Türkiye, Hindistan, Güney Afrika gibi orta güçler kendi aralarında yeterince güçlü ekonomik, diplomatik ve stratejik ağlar kurabilir mi?


Eğer kurabilirlerse, yeni küresel düzende belirleyici olan yalnızca büyük güçlerin rekabeti olmayacak. Orta güçlerin birlikte ne kadar hareket edebildiği de yeni dünya düzeninin şekillenmesinde önemli bir faktör hâline gelecek.