Nazilli'den Eskimolar ülkesine

Okuma Süresi 27 dkYayınlanma Salı, Eylül 8 2026
Paylaş
X Post
Nazilli'den Eskimolar ülkesine

Merhum Ersin Ağabeyimizin oğlu Ekrem Çarpan, buzullardan Eskimo  diyarından bize anlattığı uzun hatırayı yazıp göndermiş. Onu sizlere takdim etmek istiyorum:

Bisse köyünden ambarcı Ömer Ersin Çarpan vefat etmiştir

Allah İyilerden Etsin

Babam Ömer Ersin Çarpan'ın Ardından

Isparta Uluborlu'da, Çarşı Camii'nde, diğer adıyla Musluk Camisi'nde okunan selada şöyle deniliyordu:

“Bisse köyünden ambarcı Ömer Ersin Çarpan vefat etmiştir.”

Üç defa tekrarlandı:

“Bisse köyünden ambarcı Ömer Ersin Çarpan vefat etmiştir.”

Ömer Ersin Çarpan benim babamdı.

Babam Nazilli'de doğup büyüdü. Ailemizin kökleri ise Isparta'nın Uluborlu ilçesine uzanıyordu. Akrabalarımızın önemli bir kısmı Uluborlu'daydı. Biz çocuklar Nazilli'de doğup büyüdük.

Babamın mesleği ambarcılıktı.

Ben ilkokulun birinci ve ikinci sınıflarını, 1977 ve 1978 yıllarında İzmir'de okumuştum. Babam o zaman İzmir'de ambarcılık yapıyordu. Çalıştığı ambarın Nazilli'de bir şubesi açılınca 1979 yılında ailece Nazilli'ye taşındık.

Babamın ambarcılık yaptığı yıllardan kalan bir hatıra, farkında olmadan benim bütün hayatımın yönünü değiştirdi.

Birkaç Çuval Kuru Gıdayla Başlayan Yol

Ambarda bazen sahipleri tarafından alınmayan pirinç, bulgur ve benzeri kuru gıdalar kalırdı. Babam bunların ziyan olmasına gönlü razı olmadığı için Nazilli'deki bir öğrenci yurduna götürüp bağışlardı.

Bu vesileyle yurttaki insanlarla tanışmıştı.

Bir gün beni de yanında götürdü.

Bana:

“Bak oğlum, burada ders çalışmak istersen sana yardımcı olurlar. Gelip gidebilirsin.”

dedi.

Ben de gitmeye başladım.

Ortamı çok sevdim. Benim yaşımda arkadaşlar vardı. Birlikte ders çalışıyor, oyunlar oynuyor, spor yapıyorduk. Büyüklerimiz derslerimizle ilgileniyor, bize yardımcı oluyorlardı.

Ortaokul birinci sınıfı bitirdiğim yaz orada kalmaya başladım. Sonraki yıl da devam ettim.

Benim Hizmet’le ilk tanışmam böyle oldu.

Bugün geriye dönüp baktığımda çok daha iyi görüyorum: Babamın, ambarda sahipsiz kalan birkaç çuval pirinci veya bulguru ziyan olmasın diye bir öğrenci yurduna götürmesi, sadece bir hayır işi değildi. O küçük iyilik, farkında olmadan benim hayatımın istikametini değiştiren bir vesile olmuştu.

Ben yurda gidip gelmeye başladıktan sonra babam da oradaki insanları daha yakından tanıdı. Öğrencilere yapılan hizmeti ve insanların yardımseverliğini çok sevdi. Kendisi de elinden geldiğince yurda destek olmaya devam etti.

Rusya'ya Giderken Arkamdaki Babam

Liseyi Nazilli'de bitirdikten sonra üniversite için İstanbul'a gittim. Üniversiteyi bitirdiğim yıllarda yurt dışında Türk okulları açılıyordu. Bize de yurt dışında öğretmenlik yapmak isteyip istemediğimiz soruldu.

Ben büyük bir heyecanla kabul ettim.

1993 yılında Rusya'ya gittim.

Yurt dışında bu kadar uzun süre kalabilmemde babamın desteğinin çok büyük payı vardır.

Bazı arkadaşlarımız anne ve babalarının evlat hasretine dayanamaması sebebiyle Türkiye'ye dönüyordu. Benim babam ise tam tersine beni teşvik ediyordu:

“Oğlum, sakın Türkiye'ye gelme. Oralarda kal. Çalış, hizmet et.”

Bugün bu sözlerin arkasında ne büyük bir fedakârlık olduğunu daha iyi anlıyorum.

Bir baba oğlunu özlüyor ama kendi hasretini bir tarafa bırakıp ona “Dön” demiyor.

Tam tersine, “Kal ve yaptığın işe devam et.” diyor.

Rusya'da yaklaşık on altı yıl öğretmenlik yaptım.

Babam bu yıllarda iki defa Türkiye'den arabayla Rusya'ya, benim öğretmenlik yaptığım şehre kadar geldi. Arabanın içini yiyeceklerle, ihtiyaçlarla doldurup getirirdi.

Daha sonra benim kullanabilmem için bir Volkswagen Transporter da almıştı. Ben de Rusya ile Türkiye arasında arabayla gidip gelmeye başladım.

Babam oradaki öğrencileri gördüğünde çok duygulanırdı. Yapılan hizmetleri çok severdi. Öğrenciler için elinden gelen fedakârlığı yapmaya hazırdı.

“21 Yıl Sonra İlk Defa Seninle Bayram Yapıyoruz”

Rusya'da yaklaşık on altı yıl çalıştıktan sonra 2008 yılının Haziran ayında Türkiye'ye döndüm.

Yeni bir iş arıyordum. Yaklaşık sekiz ay boyunca ailemin yanında, annemle babamla beraber kaldım.

O dönemde bir Ramazan veya Kurban Bayramı'nı da birlikte geçirdik. Hangisi olduğunu bugün tam olarak hatırlamıyorum.

Fakat babamın söylediği bir cümleyi hiç unutmadım.

Bir gün bana:

“Oğlum, 21 yıl sonra seninle ilk defa beraber bir bayram geçiriyoruz.”

dedi.

Bu söz bana çok dokundu.

O güne kadar hiç hesap etmemiştim. Yılları saymamıştım.

Meğer 21 yıl boyunca babamla bir bayramı birlikte geçirememiştik.

O an, babamın yıllardır içine attığı evlat hasretini belki ilk defa bu kadar açık hissettim.

Beni yurt dışında kalmaya teşvik eden, “Oğlum dön artık, yanımızda kal” demeyen adam, aslında bütün bu yıllar boyunca oğluyla bir bayram geçirmeyi özlemişti.

Ama yine de beni kendi hasretine çağırmadı.

2009 yılının başlarında Bangladeş'te bir iş imkânı çıktı.

Yine yola koyuldum.

Babam yine arkamdaydı:

“Git oğlum. Orada kal, çalış, hizmet et.”

Bangladeş'te dokuz yıl çalıştım.

Babamı oraya getirmeyi çok istedim ama ikna edemedim. Buna rağmen uzaktan desteği hiç eksilmedi.

İkram Etmeyi Seven Bir Adam

Babamın en belirgin özelliklerinden biri ikram etmeyi çok sevmesiydi.

Yaz aylarında Nazilli çok sıcak olduğu için annemle babam Uluborlu'daki bahçe evimize giderlerdi. Bahçemizde kiraz ağaçları vardı. Uluborlu'nun iri, lezzetli Napolyon kirazlarından...

Kiraz zamanı geldiğinde babam onları sadece kendisi için toplamazdı.

Üçer, beşer kiloluk kutular hazırlatır; Nazilli'ye, İstanbul'a, akrabalara, dostlara gönderirdi.

Nazilli'nin kuru incirini gönderirdi.

Zeytinyağı isteyen olursa onu gönderirdi.

Kim isterse...

Ücret almadan.

Hediye olarak.

Çünkü babam vermeyi severdi.

Misafir ağırlamayı ve insanlara yemek yedirmeyi de çok severdi.

Yaşlandığında, artık eskisi gibi hazırlık yapamadığı zamanlarda bile bundan vazgeçmedi. Misafir geleceği zaman dışarıdan lahmacun, pide veya başka yemekler yaptırırdı. Bazen maklube hazırlatırdı. Parasını kendisi verir, yeter ki gelen insanlara ikram edilsin isterdi.

Annem de yaşlanmıştı. Ona yük olmak istemezdi.

Biz yurt dışında evimize misafir aldığımızı söylediğimizde çok sevinirdi:

“Devam et oğlum. Misafir alın. Misafir evin bereketidir.”

derdi.

Belki biz de ikram etmeyi ondan öğrendik.

Rusya'da, Bangladeş'te, Kanada'da evimizin kapısını insanlara açmaya, yemek yapıp yedirmeye devam ettik.

Hatta ilk oğlumuzun adının İkram olması bugün bana daha da anlamlı geliyor.

Elhamdülillah, babamdan gördüğümüz bu güzel alışkanlığı bugün de devam ettirmeye çalışıyoruz.

On Yıllık Hasret

2015 yazında ailece Türkiye'ye gitmiş, annemle babamı görmüştük. 2016 yılında da Türkiye'ye geldiğimde babamı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum.

Sonrasında şartlar değişti ve Türkiye'ye gidemedik.

Kanada'ya geldik.

Yaklaşık on yıl boyunca annemi ve babamı dünya gözüyle göremedim.

Ama neredeyse her gün konuştuk.

Her gün telefon açardım.

Hasretimizi telefon ekranından gidermeye çalışırdık.

Bugün o günlük konuşmaların her birinin ne kadar kıymetli olduğunu çok daha iyi anlıyorum.

O yıllarda Rabbime çok dua ettim:

“Allah'ım, anneme babama hayırlı uzun ömür ver. Evlatlık görevimizi yeterince yerine getiremedik. Yanlarında bulunamadık, dertleriyle ve sıkıntılarıyla gerektiği gibi ilgilenemedik. Bize bir fırsat daha ver. Dünya gözüyle tekrar buluşalım. Ellerini öpelim, hayır dualarını alalım. Onlarla ilgilenelim.”

Bu duayı yıllarca yaptım.

Rabbimin dualarımı kabul edeceğine dair içimde hep büyük bir ümit vardı.

Hastalık Yılları

Babam uzun yıllar şeker ve kalp hastalığıyla mücadele etti.

Açık kalp ameliyatı geçirdi. Daha sonra birçok defa anjiyo oldu. Fakat özellikle şeker hastalığının da etkisiyle eski sağlığına tam olarak kavuşamadı.

Merdiven çıkmakta ve yürümekte zorlanıyor, çabuk nefes nefese kalıyordu.

Yıllar geçtikçe hastanelerden ve tedavilerden de yoruldu.

Son yaz yine Uluborlu'ya gitmişlerdi.

Bir gün tansiyonunun düşmesi, sol elindeki güç kaybı ve konuşmasındaki bozulmalar üzerine Isparta'da hastaneye götürüldü.

Biz başlangıçta bunların şeker hastalığından kaynaklandığını düşünüyorduk.

Fakat doktorlar beyin tomografisi çekilmesini istedi.

Tomografi sonucunda beyninde bir tümör olduğu ortaya çıktı.

Üstelik kötü huyluydu.

Ameliyat çok riskliydi. Ameliyat olmazsa hastalık ilerleyecekti; ameliyat olursa da yaşı, kalp rahatsızlığı, şeker hastalığı ve genel sağlık durumu nedeniyle büyük bir risk vardı.

Üstelik babamın ağabeyi de yıllar önce beynindeki tümör nedeniyle ameliyat olmuş ve ameliyattan sağ çıkamamıştı.

O hatıra da hepimizin zihnindeydi.

Sonunda babam ameliyat olmamaya karar verdi.

“Gittiği yere kadar gitsin.”

dedi.

Son iki ayında durumu giderek ağırlaştı. Yürümesi azaldı, iştahı kesildi. Son iki haftasında tamamen yatağa bağımlı hâle geldi.

Konuşmakta zorlanıyordu. Bazen söylediklerini anlayamıyorduk.

Ama yine de telefonla görüşüyorduk.

Konuşamadığımız zamanlarda ekrandan birbirimize el sallıyorduk.

Daha sonra göğüs ağrıları da arttı.

Nazilli'deki özel bir hastanede bir doktor, kalbi ameliyata dayanabilecek durumdaysa beyin ameliyatını yapabileceğini söylemişti.

Bu, babama yeniden bir ümit verdi.

Aydın'daki hastaneye götürüldü ve yoğun bakıma alındı.

Son üç dört gün kendisiyle görüşemedik.

Doktorların onu yoğun bakımdan çıkarıp servise alacağını ümit ediyorduk.

Son konuşmalarımızda ağabeyimden aldığım haber de bu yöndeydi. Bir kanamayı kontrol altına almaları gerekiyordu.

Sonradan bunun mide kanaması olduğunu öğrendik.

Kanama, tansiyon, şeker, kalp rahatsızlığı ve diğer hastalıklar derken babamın bedeni artık daha fazla dayanamadı.