Sensizlik Daha Zormuş Anne

Samanyoluhaber.com yazarlarından Harun Tokak, yeni köşe yazısını "Sensizlik Daha Zormuş Anne" başlığı ile kaleme aldı.


Sensizlik Daha Zormuş Anne


Bir kış günü kutuplara yakın bir eve düşüyor yolumuz.
Safa ve Derya çifti iki sevimli çocuklarıyla kapıda karşılıyorlar bizi. 
Kara kış ufukta ağır ağır yükselirken, rüzgâr uzak diyarlardan taşıdığı uğultuyla gecenin sessizliğini yarıyor. Hırçın dalgalar, sanki konuşmayı unutan bir dünyanın dili olmuş, taş duvarlara vurarak içinde birikmiş öfkeyi dışa savuruyor. 
Kışın karanlığı yalnızca gökyüzüne değil, evlerin duvarlarına da sinmiş. Denizden kopup gelen her dalga, gecenin içine saklanmış bir çığlık gibi yankılanıyor, sanki kimsenin duyamadığı acıları dile getiriyor. 
Yaşadıklarının gölgesi yüzünde hâlâ soğuk bir bıçak çizgisi gibi duran Derya Hanım, “Kötülüğün her türlüsünü gördük.” diyor. ‘’Bu da olmaz, dediğimiz her şey başımıza geldi.”
En çok da çocuklarımdan ayrı kaldığım günler dokundu yüreğime.
Annem beni çok severdi.
’Kızım, derdi, çocuk kalbinde bir anne sevgisiyle gelir dünyaya. Bir anne kokusu arar önce. Bir anne çocuğu doğduğunda onun kokusunu içine çeker. Sonra evladı ondan ne kadar uzakta olursa olsun o kokuyu duyar anne.’
Annem ne kadar haklıymış. 
Yavrularımdan ayrı kaldığım zaman anladım bunu. 
Annem tarlada çalışırdı.  Toprak kokardı, rüzgâr kokardı. Bir gülüşüyle içimde binlerce yıldız yakardı.
Üniversite okumak için ayrıldım anamdan.
Üniversite yıllarımda Hizmet evlerinde kaldım.
Biz o evlere “ışık evler” diyorduk. Kalbimizde ışık yakan evler.
Ev hayatı çok güzeldi. 
Ne kadar sade bir evdi! Suntalardan çakılı basit bir iki divan ve onların ortasına serili bir kilim. 
Her hafta sonu öğrenciler gelirdi. Onlara yemek yapardım, çay yapardım. Çuvalla patates gelirdi, bidonlarla yeşil zeytin.
O evden o kadar lezzet aldım ki anlatamam.
“Ne olur Allah’ım, şu okul bitmesin de bu evde biraz daha kalayım.” diye dua ederdim.
Duam kabul oldu. Bir ders yüzünden bir sene daha kaldım.
Üniversite bitince özel sektörde bir iş buldum.
Hem yurtta öğrencilerin yanında kalıyordum hem de gündüzleri işime gidiyordum. 
Safa Bey’le tanıştık. 
Biz birbirimizle anlaştık ama ailelerimiz istemedi. 
Aşk ferman tanımazmış.
Sonunda ikna oldular.
Sonra 15 Temmuz oldu.
Esnaflar bir bir alınmaya başladı. 
Eşim mali müşavirdi. Hizmet kurumlarına gidip geliyordu. 
“Gitmesen artık.” dedim.
“Yapmam gereken işler var. Benim yüzümden kimse mağdur olsun istemiyorum.” dedi.
“Sen çocukları al, köye git. Buralar tekin değil.” 
Çocukları alıp köye gittim.
Baba ocağından, anne kucağından daha sıcak, daha sarıp sarmalayan ne olabilirdi?
Bir gün telefon çaldı.
Safa Bey’in eşi misiniz?
“Evet.” 
“Karakoldan arıyoruz. Eşin gözaltında.”
Bir anda dünyam karardı. Ne yapacağımı şaşırdım. Bulunduğum yere boş bir çuval gibi yığıldım kaldım.
Annem “Kızım, ne oldu?” dedi.
“Safa’yı tutuklamışlar.”
Apar topar Balıkesir’e gittik.
Ancak adliyede görebildim eşimi.
Jandarmaların arasında, elleri kelepçeli gidiyordu.
Konuşmamıza izin vermediler.
O sene çok kar yağdı. Kar her yeri kaplamıştı. Konu komşu korkularından bize uğramıyordu.
Evde çok sıkılmıştı kızım. Biraz karda oynatmak için dışarı çıkardım.
Karşı komşuyla karşılaştım. Elinde süt bidonu vardı.
“Kedilere süt vereceğim,” dedi.
Kediler bile bizden değerliydi.
Yollar kapalı, arabalar geçmiyordu. 
O karda çocuğu anneme bırakarak görüşe gittim.
Ayakkabılarım kara uygun değildi.
Çok üşüdü ayaklarım. Eşim beni görünce çok mutlu oldu. 
“İyi ki geldin!” dedi.
Benim ayaklarım üşüse de eşimin yüreği ısınmıştı.
Zor günlerde birbirimize destek olduk.
İkinci mahkemede eşim tahliye oldu. 
Özel sektörde çalışmaya başladı.
Çalıştığı ortam çok kötü olmalıydı ki bir gün, “Biz ne güzel bir şeyin içindeymişiz.” dedi. “Biz bir fanusun içindeymişiz. Ne kötü ortamlar ve insanlar var.”
Eşimin cezası onanınca yurt dışına çıkma kararı aldı. 
O veda sahnesi çok ağır geldi bana.
Kardaki izlerine günlerce baktım.
Keşke karlar hiç erimese, o izler silinmese diye çok istedim.
Eşim gidince günlerce gözüme uyku girmedi. 
Acaba Meriç’i sağ salim geçti mi? 
Başına bir şey geldi mi?
Beklemek yoruyor insanı.
Günler sonra bir Yunan karakolundan aradı. 
Öksürüyordu ama özgürdü.
Yunanistan’da birkaç gün kaldıktan sonra İsveç’e geçti.
Benim yurt dışı yasağım yoktu.
Hazırlıklarımı yaptım, valizleri hazırladım, çocukları giydirdim. Gurbette yuvamızı yeniden kurarız diye düşündüm.
Ve o sabah... 
Kapının zili çaldığında dünya bir kez daha karardı.
Postacı elime bir kâğıt tutuşturdu.
Açıp baktım.
Bana yurt dışı yasağı konmuştu.
Savcıya gittim.
Beni kovdu. 
Annem babam benim yüzümden köyde zor günler yaşıyordu.
Çocuklarımı alıp Meriç’ten geçmeye karar verdim.
Kardeşim evlenecekti.  “Neyse, düğünü görmesem de olur.’’ dedim.
Kardeşim gece üçte bizi otobüse bindirdi. 
İstanbul’da bir arkadaşın evine misafir olduk. 
Yarın, öbür gün derken birkaç gün geçti. Başka bir eve geçtik. Ev sahipleri çalışmaya gidiyor, çocuklarla ben kalıyordum. Orada da üç gün geçti.  
Bir gün kaçakçı, “Ben onları otele yerleştireceğim, sabah da alacağım.” demiş. 
Bir otele yerleştik.
Çocuklara sakinleştirici içirdik.
O gece de gelmediler. Artık sabrım tükendi.
Kimseye söylemeden köye döndüm. 
Orası baba ocağı, ana kucağı idi.
O gün bir kez daha anladım: Hiçbir ocak, baba ocağı gibi ısıtmıyor insanı, ana kucağı gibi sarmıyor.
İyice yorulmuştum.
Kendim de kalbim de yorgundu. 
Sabah namazını kılıp yattım.
Kapı darbelerine uyandım.
“Polis! Aç kapıyı!” 
Annemler kilitleyip bağa-bahçeye gitmişler. Anahtarı arıyorum, bulamıyorum. Neyse, kapı açıldı. 
“Çabuk telefonu ver.” 
Telefonu arıyorum, bulamıyorum.
“Sakladın mı telefonu?”
“Hayır, saklamadım. Bulamıyorum.”
Kızım uyandı 
“Anne, kim bunlar?”
Çocuklarımın gözü önünde beni alıp aşağı indirdiler.
Bir de ne göreyim, sokak polis kaynıyor, üç araç gelmişler. 
Ve köydesiniz; artık dedikoduyu düşünün.
Her tarafta fotoğraf çekiyorlar. 
Yavrularımın “Anne!” diye ağlayışları o gün bugündür hiç gözümün önünden gitmiyor.
Balıkesir’e götürüp nezarete koydular.
Yeni yapılanma diye bir sürü insanı toplamışlar.
Bayan polis “Anlat her şeyi. Bak çocuğun var.” diyordu.
Neyse, bir şey bulamadılar, serbest bıraktılar. 
Fakat bu durum kızıma çok ağır geldi; rahatsızlandı. Vaskülit oldu. Kardeşimin düğünü vardı ama çocuk ayağının üzerine basamıyordu. 
On gün hastanede seruma bağlı kaldı.  Kızımın rahatsızlığı hâlâ devam ediyor.
Ama insan bazen en dibe indiğinde başka bir kapı açılıyor.
İsveç’ten aile birleşimi geldi.
Benim yurt dışı yasağım devam ediyordu.
Çocukları uçakla babalarına gönderdim.
Biri on, diğeri beş yaşındaydı.
Kızımın ayakları mordu. Çok kötüydü. “Kızım, babanı görünce çok iyi olacaksın.” dedim.
“Tamam, anne.” dedi.
Üç gün sonra da ben yola çıktım.
Geceyi bir şehirde öğretmen evinin soğuk bir odasında geçirdim. Duvarlar suskun, gölgeler uzun, kalbim ise yerinden çıkacak kadar hızlı atıyordu. 
Çocuklarıma kavuşabilecek miydim?
Sabah bir taksiye bindim. Sınıra doğru giderken, her virajda hayatımın başka bir parçası benden kopup geride kalıyordu.
Yol kırk dakika sürdü ama içimdeki korku, yıllara yayılan bir ağırlıktı. 
İlk kontrol noktasında nefesimi tuttum, geçtik. İkinci noktada ise zaman bıçak gibi kesildi. Askerin bir işaretiyle kenara alındım. Kalbim kafesinden fırlayacak gibiydi. Küçük, havasız bir odaya götürdüler. Türkçe bilen genç geldi: 
"Ne olur, beni iade etmeyin! İsveç'te çocuklarım var."
Asker başını kaldırdı.
"Sen Gülenist misin?"
"Evet."
"Emin ellerdesin, korkma." dedi.
“Canım Hocam, adın her tarafta kapılar açıyor.” dedim.
"Burada sizin okullar var. Biliyor musun?” dedi asker.
"Biliyorum."
"Onlar her yerde var." diye ekledi; sanki kaderimin görünmez ağlarını hatırlatır gibi.
Asker telefonu eline aldı, birilerini aradı.
Ben, sınırın soğuk duvarları arasında, kendi hayatımın kenarına itilmiş bir gölge gibi bekliyordum. 
Aklım da bedenim de sınırdaydı.
Biraz sonra bir beyefendi eşiyle geldi. Hiç tanımadığım o kadın bütün ruhuyla sarıldı bana.
“Hoş geldin kardeşim!” dedi.
Karı-koca, ikisi de Kürdistanlıydı ama çok güzel Türkçe konuşuyorlardı. Hizmet’in büyüklüğünü bir kere daha anladım.
Hiç aklıma gelmezdi böyle bir olay.
Yaban ellerde, bilmediğin insanlar tarafından sahiplenilmek ne güzel bir duygu, ya Rabbim. 
Beni evlerine götürdüler.
Evde Risaleler, Pırlantalar… 
Sanki kendi ülkemde, sanki kendi köyümdeyim.
Karda kışta kedilerini düşünüp de bizi düşünmeyenlerden sonra bana çok iyi geldi.
Oradaki insanlarla çabuk kaynaştık. Kermeslere katıldım. Satış bile yaptım.
Yirmi gün sonra işlemler tamamlandı.
“Gidiyorum arkadaşlar.” dedim.
O kadar üzüldüler ki anlatamam.  Sarıldık birbirimize, ağlaştık.
Ve bir bahar günü, Kürdistan’dan kalkan uçak beni kuzeyin bu soğuk ama sevimli ülkesine taşıdı.
Uçak Arlanda Havaalanı’na indiği anda, kuzeyin keskin soğuğu yüzümü kesti ama içimde, memleketten taşınmış gizli bir bahar tomurcuklandı. 
Çocuklarımın kolları boynuma dolandığında, zamanın tüm acımasızlığı bir anlığına durdu; dünyanın sesi sustu, sadece kalbimin kırık ritmi duyuldu.
Gökyüzü kurşuni, rüzgâr hunhar, şehir yabancıydı.
Ama çocuklarımın nefesi tenime değdiği anda anladım:
Bir insan, memleketini ardında bırakabilir.
Ama annenin yeri, çocuğunun kalbinde ne sürgün olur ne yabancı.
O soğuk ülkenin ortasında, küçük kızımın fısıltısı içimde bir güneş gibi patladı.
“Anne, bir şey söyleyeceğim ama babam duymasın, tamam mı?” 
“Tamam.” 
“Babasızlık zormuş ama sensizlik daha zormuş anne!”
30 Kasım 2025 11:25
DİĞER HABERLER