Turnaların Vefası

⏱ Okuma Süresi 13 dk•Yayınlanma Pazar, Ekim 18 2026
Paylaş
X Post
Turnaların Vefası

Turnaların Vefası

Yine güz mevsimi geldi.

 

Turnalar yine diziliyor gökyüzüne, uzun ve hüzünlü bir hece gibi. Kanatlarında coğrafyaları aşan bir hasretle sıcak ülkelere gidiyorlar.

 

Anadolu’nun bağrı yanık türkülerinde turna yalnızca bir kuş değil; gurbettekinin selamını sılaya, âşığın ahını maşuka taşıyan bir vefa burcudur. Derler ki bu asil kuşlar, yolculuğun tam ortasında aralarından biri yaralanıp yere düştüğünde onu kaderine terk etmez. Sürüden iki turna ayrılır, yaralı dostlarının yanına iner; o iyileşinceye ya da son nefesini verinceye kadar başında nöbet tutar. Sonra yeniden kanatlanıp gök kubbedeki menzillerine koşarlar. Vefa, sürüsünden kimseyi geride bırakmayan o mukaddes kanattır.

 

Asrımızın bahtına iki vefalı turna düşmüştü: Bediüzzaman Said Nursî ve Fethullah Gülen. Onlar, yaralı bir nesli kaderine terk etmemek için göklerdeki pervazlarına ara vererek yeryüzünün buhranlı ayazına inmiş, ömürlerini o yaralı sinelerin başında nöbet tutarak geçirmişlerdi.

 

Üstad Bediüzzaman Hazretleri aramızdan ayrılalı altmış altı yıl oldu. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin aramızdan ayrılışının üzerinden ise koca iki yıl geçti.

 

Erzurum’un Korucuk köyünde başlayan, Edirne ve İzmir’in cami kürsülerinde filizlenen o seksen küsur yıllık ömür; her durağında hapislerle, tarassutlarla, gaybubetlerle, takiplerle ve nihayetinde upuzun bir gurbetle sınanmış bir adanmışlık destanıydı.

 

O, derin bir âlim, coğrafyaları aşan bir mütefekkir, kürsüde sözün sultanlığını kuran bir hatip ve kalemi dertli bir şairdi. Fakat hiçbir fırtınanın söndüremediği bütün bu vasıfların ardında, hepsini bir arada tutan tek bir öz vardı:vefa.

 

En başta Yaradan’a ve Peygamber’e (s.a.v.) karşı benzersiz bir vefa âbidesiydi. Allah’a olan bu vefası, insan gözünün görmediği, perdelerin kapandığı ıssız gecelerin karanlığında nurdan bir kandil gibi parlardı. Herkesin derin uykulara daldığı saatlerde o, seccadesinin başında gözyaşlarıyla ıslanmış dualarını Rabbine sunar, takatinin son damlasına kadar rükû ve secdelerle kulluk ahdine sadık kalırdı. Konuştuğu, yazdığı, soluklandığı her mecliste sözü döndürüp dolaştırıp kalbinin asıl Sahibi’ne getirirdi. Sohbetlerine büyük bir iştiyak ve saygıyla “Sohbet-i Cânân” (Sevgili’nin sohbeti) der; Allah’ı anmadığı, O’ndan bahsetmediği her anı ziyan edilmiş bir zaman dilimi sayardı.

 

Bu dikey vefanın yeryüzündeki en hüzünlü ve coşkulu tecellisi ise Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) olan sevdasıydı. Bir ömür boyu, tahta kürsülerden stadyumlara kadar uzanan hitabet meydanlarında hep O’nu anlattı. O’nun adı geçtiğinde sesinin telleri titrer, gözleri bulutlanır, hıçkırıkları kelimelerini bölerdi. O’nun (s.a.v.) getirdiği nura, bıraktığı mirasa ve açtığı çığıra sadık kalmayı hayatının yegâne gayesi bildi. Peygamberler tarihini hep bu nebevî sadakat üzerinden okurdu: Âdem Nebi’nin gözyaşlarında gufran kapısını açan anahtar, Hazreti Nuh’un tufan dalgalarına direnen gemisi, Hazreti İbrahim’in Nemrut’un ateşini gül bahçesine çeviren adanmışlığı hep bu sırra matuftu.

 

En çok da Mi’rac’ı anlatırken titrerdi sesi. Meleklerin bile adım atamadığı öteler ötesi iklimlere, en yüce vuslata ulaşan Peygamberimiz (s.a.v.), o ihtişamlı âlemleri bırakıp neden bu ıstıraplı dünyaya geri dönmüştü? Cevap tekti: ümmetine olan eşsiz vefası sebebiyle. Yaralı gönülleri elinden tutup o yüce iklimlere taşımak için cennetleri arkasında bırakmıştı.

 

Bu dönüş ideali, onun da hayatının pusulası oldu. Nitekim bu uğurda çıktığı ilk yolculuklardan biri, 1968’deki hac vazifesiydi. Hicaz’dan döndüğünde, kalbinin bir yarısını bıraktığı Medine’nin hasretini Ege’nin kürsülerinden şu çarpıcı sözlerle haykırdı:

 

“Peygamber’in komşuluğundan öyle saadet duydum ki cennetin sekiz kapısı açılsa ve ‘Orası mı, burası mı?’ denilseydi, ben Peygamber’in komşuluğunu tercih ederdim. Ama bir gün yanılır, yenilir de cennetlere bile değişmeyeceğim o Peygamber komşuluğunda kalmaya karar kılarsam, boynuma ip takıp sürükleye sürükleye beni Anadolu’ya getirin. Zira bayrak burada düştü, buradan kalkacak.”

 

Aslında bu vefanın en çileli tohumları, henüz yolun başında, Kestanepazarı’nda ve Buca kamplarında atılmıştı. O, yalnızca kürsülerden hitap eden bir hatip değil, davasının ilk işçisiydi. Anadolu’nun kavruk yüzlü çocukları barınabilsin, okuyup yetişebilsin diye kurulan o ilk yaz kamplarında bir nefer gibi çalıştı. Çadırların direklerini kendi elleriyle dikti; kızgın güneşin altında tuvalet çukurlarını kazdı, kuyuların dibine inip çamur temizledi. Kamptaki talebelerin iaşesini ve erzakını temin edebilmek için dükkân dükkân dolaştı. Onun bu insanüstü gayretini gören bir iş adamı dayanamayıp “Değer mi be Hocam, bir avuç çocuk için bunca eziyete, bu kadar zahmete?” dediğinde, tarihin seyrini değiştirecek o sarsıcı cevabı verdi:

 

“‘Bir avuç’ dediğin bu çocuklar, yarının dünyasını kuracaklar!”

 

Bu cevap, Anadolu’nun bağrından çıkan o mahzun nesle duyulan sarsılmaz bir vefa yeminiydi. Hayatı boyunca bu yemine sadık kaldı ve bunun bedelini de ödedi. 1980 darbesinin o karanlık döneminde tam altı yıl boyunca duvarlara, duraklara ve reklam panolarına asılan ilanlarla köşe bucak arandı.

 

Hakkındaki takibat 1986’da kalktığında ilk işi yine Medine’ye, Ruhunun Sultanı’na koşmak oldu. Oraya vardığında dostları, “Kal burada, gitme artık. Bundan sonraki ömrünü bu derin huzur ikliminde geçir.” dedi. Fakat o, Türkiye’de yeniden yakalama kararı çıktığını bile bile Suriye sınırının mayın tarlalarından, askerlerin arasından, ölüm kokan dağ yollarından yalın ayak geçerek Anadolu’ya geri döndü. Çünkü Anadolu’nun mahzun çocukları, yurt kapılarında ve dershane köşelerinde birer kış tomurcuğu gibi açmayı bekliyordu.

 

O, yaralı dostunun yanına inen turna gibi, cennetlere değişmeyeceği Medine’nin saadet gölgesinden Anadolu’nun zemheri ayazına indi.

 

O “bir avuç” çocuk büyüdü, serpildi; Demir Perde yıkıldığında da turna katarları gibi Asya bozkırlarına süzüldü. Mazlum milletlerin ufkuna bir fecir parıltısı gibi doğdular. Onun lügatinde bu coğrafyalara gitmenin adı “vefa borcu”ydu. Bir zamanlar dünyaya ruh, medeniyet ve sevgi taşımış o köklü topraklara karşı ödenmesi gereken mukaddes bir borç…

 

Ardından yollar Afrika’nın unutulmuş, mahzun ve kurak coğrafyalarına uzandı; sonra da bütün bir dünyaya.

 

Bu vefa, toplumun her kesimini kucaklayacak kadar genişti. Aydınlara, sanatçılara, farklı dünyaların insanlarına kapısını hep açık tuttu; onlar için iftar sofraları kurdu.

 

Dünyanın dört bir yanına dağılan talebelerine verdiği en büyük öğüt, “Gittiğiniz ülkelerde kanunlara uyun, devlete yük olmayın, aksine katkı sağlayın. Üretken olun ve bulunduğunuz topluma vefalı olun.” oldu. Bu, ekmeğini yediği, suyunu içtiği dünyaya bir şükran borcuydu. Onun vefası, insanlık semasında dünyayı ısıtan ve aydınlatan bir güneş gibi parladı.

 

Kendisine ve başlattığı eğitim hareketine zor zamanlarda el uzatan devlet adamlarını –Bülent Ecevit’i, Süleyman Demirel’i, Turgut Özal’ı– siyasetin sert rüzgârları ne yönden eserse essin, hep minnetle ve hayırla andı.

 

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğuna inanan bir ahlakın temsilcisi olarak yol arkadaşlarına karşı da hep titizdi. Dünyanın bir ucunda görev yaparken trafik kazasında ayağını kaybeden bir öğretmeni birkaç kez hastane odasında ziyaret etti, alnından öptü ve tedavisi için “Bu seneki bütün imkânlarımızın yarısına da mal olsa onu eski sağlığına kavuşturalım, yeniden yürüsün.” diyerek fedakârlığın sınır tanımadığını gösterdi.

 

Bu vefa duygusu yalnızca insanla da sınırlı kalmadı; sessiz tabiata, cansız sanılan eşyaya kadar sirayet etti. Üzerine bir şeyler karaladığı kâğıt parçalarını bile çöpe atmaya kıyamaz, “Bu kâğıt çok işe yaramıştı, bize hizmet etti.” derdi.

 

Güz vakti dökülen sarı yaprakların ardından derin bir hüzne kapılır, kırılan bir ağaç dalı için günlerce içi sızlardı. Kendisi bu derin hissiyatı şöyle anlatırdı: “Birisi benden elbiselerimi istese hemen çıkarır veririm, hatta canımı dahi isteyebilir. Ama hatırası olan bir kahve fincanı kırılınca sanki dünyamın bir tarafı yıkılmış gibi olur.” Çünkü her eşya, Allah’ın bir lütfunu ve yaşanmış bir hizmetin hatırasını taşıyan birer emanetti.

 

Yine güz mevsimi… 

 

Turnalar yine diziliyor gök kubbeye, türküler yine hasretle söyleniyor; fakat o tanıdık, hüzünlü ve gür ses artık turna katarlarının başında duyulmuyor. Şimdi gökyüzünde büyük bir boşluk var. Ömrünü bu asil duyguyla ören bir ruhun ardından bu ayrılık, vefa bekleyen sinelere ağır geliyor. Yine de görüyoruz ki bütün bir ömrü vefa ilmekleriyle dokuyan o gönül, ötelere yürüse de ardında bıraktıklarını yalnız bırakmıyor. O, her an bizimle.

 

Turnalar her güz yine geçecek bu semalardan… Ve her geçişte, sürüden ayrılıp yerdeki yaralı dostunun başına inen o iki kanat, bize onun bıraktığı en büyük mirası fısıldayacak:

 

“Yol ne kadar uzun, gece ne kadar zifirî, gurbet ne kadar derin olursa olsun; vefa, en zor zamanda bile hiç kimseyi geride bırakmayan mukaddes bir kanattır.”