YOLLARDAYIZ YAVRUM

⏱ Okuma Süresi 13 dk•Yayınlanma Pazar, Kasım 1 2026
Paylaş
X Post
YOLLARDAYIZ YAVRUM

YOLLARDAYIZ YAVRUM

Yeryüzünü bahara hazırlamak için cemrelerin soğuk sulara düştüğü, tabiatın uykusundan dilsiz bir uyanışla kıpırdadığı günlerde; uzaklardan, çok uzaklardan bir mektup düştü masama.

Kelimeler kâğıda değil de zamansız bir boşluğa yazılmış gibiydi. Bir çocuk muhacirin titrek ama vakur parmaklarından dökülmüş, adeta cennet kokan satırlardı bunlar.

“Türkiye’de mutlu bir hayatımız vardı.” diye başlıyordu mektup.

“Babam bir akşamüzeri eve geldiğinde ‘Sri Lanka’ya gidiyoruz.’ dedi. ‘Orada Türk okulları açacağız.’

Hâlbuki Kadir Dedem vefat edeli daha bir hafta olmuştu. Babam, Kadir Dedem’i toprağın o soğuk koynuna defnedip geldikten sonra anama sarılıp birlikte ağlamışlardı. Çocuk kalbimle izledim onları. Bir ölüm olduğunda niye ağlardı insanlar?

Bir seher vakti Sivas’ın bozkırına doğru yola koyulduk. Bizi karşısında gören zavallı babaannemin gözlerinde anlık bir bahar açtı, sevinçle sarıldı bize. Fakat bu saadet uzun sürmedi. Ayrılığın kara haberi odaya çöktüğünde anam ve babam boynuna sarıldı. Babaannemin feryadı, yorgun yüreğinden kopan bir çığlık gibi odanın duvarlarında yankılandı: 'Ben sizsiz ne yaparım? Gitmeyin ne olur! Yorgun yüreğim dayanmaz bu hasrete!'

Anlayamıyordum; ölüm gibi ayrılık da mı ağlatırdı insanı?

İkinci durağımız, anamın çocukluğunun kokusunu taşıyan Ereğli oldu. Bu kez Bayram Dedem ve Kübra Anneannem durdu karşımızda. Gözlerindeki o sitemkâr acıyla, 'Bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz?' diyerek döktüler yaşlarını. Annem ve babam konuşamadı, sükûtun ardına gizlediler ağır yüklerini. Birlikte geçirdiğimiz o birkaç gün, iki kadının bitmek bilmeyen gözyaşlarıyla eridi gitti.

Ayrılık, her iki tarafı da aynı korla yakan amansız bir yangındı.

Sonunda, canımızdan aziz bildiğimiz ülkemize veda vakti gelmişti. Havalimanında, arkamızda kalan iki yaşlı insanın o titrek el sallayışlarını, gözlerindeki o dilsiz acıyı ömrümce unutamadım.

Derken, o devasa demir kuş havalandı. Bu sonsuz mavilikte, bulutların üzerinde süzülmek ne muhteşem bir hürriyetti.

Fakat tekerlekler Sri Lanka toprağına değdiğinde, sanki başka bir gezegenin eşiğinden içeri adım attık. Üzerimize çöken amansız bir sıcak vardı.     

Daracık yollar, zamana direnen eski püskü arabalar... Her şey bize yabancıydı. Dilini bilmediğimiz bu yabancı topraklarda anam ve babam adeta çaresiz kalmış, büyük sıkıntılara gark olmuşlardı. Kapısını çaldığımız okullar bizi kabul etmedi. Tıpkı kader ortağımız olan diğer muhacir çocuklar gibi, biz de aylarca bir evin dört duvarı arasında hapis hayatı yaşadık. Sıkıntıdan, yalnızlıktan neredeyse birbirimizi yiyecektik.

Sonunda bir okul kapısı aralandı, kıyafetlerimiz ve kitaplarımız alındı. Her sabah üç tekerlekli o küçük motosiklet kapımıza yanaşır, ablamla bizi alıp okula götürürdü. Gurbette dilsiz olmak, kör ve sağır olmak gibiydi. Anlatılanı anlamıyor, ödevlerimizi yapamıyorduk. Bir gün sabrımız tükendi, ablamla birlikte isyan bayrağını açtık. Babam o her zamanki vakur duruşuyla saçlarımızı okşadı. Sesi hüzünlü fakat sarsılmaz bir kararlılıkla doluydu: 'Sabredin evlatlarım, yakında kendi okulumuz açılacak.'

İşte o an anladım; bizim ses bayrağımız, Türkçemiz bu uzak iklimlerde de dalgalanacaktı.

O zorlu günlerde canım annem, yeni bir canı taşıyordu karnında. Kardeşim Sinem dünyaya gözlerini açtığında, ben on yaşında vakur bir ağabey olmuştum. Onu kucağımıza her aldığımızda 'Sri Lankalı Sinem' diye severdik. Babam onun yüzüne bakıp uzaklara dalar, 'Ne muhacir aileler bilirim ben; çocuğunun biri Tuva’da, biri Bangladeş’te, diğeri Afrika’da doğmuş...' derdi. Çocuk aklımla hep merak ederdim; gurbetin bağrında doğan bu çocuklar, 'Nerelisin?' sorusuna ne cevap verirlerdi acaba?

O yıl, babamın bitmek bilmeyen işleri yüzünden ülkemize yaz tatiline gidemedik.

Takvimler 2011’in yazını gösterdiğinde, nihayet İstanbul’a ayak bastık. Bizi karşılayan Bayram Dedem ve Kübra Anneannemin gözlerindeki o büyük özlem seline kapıldık. Hasretimizi bir nebze dindirmek için ilk işimiz sıcak bir köfteciye gitmek oldu. 

O yaz teyzem telli duvaklı bir gelin oldu. Beyaz gelinliğinin içinde evden çıkarken gözyaşları sel oldu. Yine duramadım, düşündüm: Bir insan kendi düğününde, en mutlu gününde neden ağlardı ki?

Düğün şenliğinin ardından Sivas’ın yollarına düştük. Sivas benim çocukluk cennetimdi. Köy hayatının kalbi orada atardı. Halil Amcam traktörün direksiyonunu bana bırakır, dünyalar benim olurdu. Babaannem bizi bağrına bastığında yine gözyaşları döküldü gözlerinden. 

Sahi, insanlar vuslat anında niye ağlardı?

O yaz köyden ayrılmak, göğsüme taş gibi oturdu. İçimde, bir daha bu toprakları, bu köyü göremeyeceğime dair adını koyamadığım karanlık bir his peyda olmuştu. Tekrar Ereğli’ye döndük. Babam, bizleri dedemlere emanet ederek Ramazan ayının ikinci günü Sri Lanka’daki vazifesinin başına, o uzak adaya uçtu.

Ereğli’de Ramazan günleri bir rüya gibi zarif geçiyordu. Bayram Dedem’in elinden tutar camiye gider, sokakları buram buram saran o sıcak pide kuyruklarında sabırla beklerdik. 

Bir öğlen sonrasıydı…

Kardeşim Hasan’la birlikte dedemin dizine kapanıp bizi çarpışan arabalara götürmesini istedik.

Dedem kırmadı bizi.

Sevinçten uçuyorduk. Çarpışan arabalara binecektik.

Yol kenarındaki ağaçlar akıp giderken, arabanın arkasında oturan Hasan’ın sesinin kesildiğini fark ettim. Arkaya döndüğümde masum bir melek gibi uyuyordu. Önüme tekrar döndüğümde ise... Zaman durdu. Üzerimize doğru devasa bir gölge gibi gelen o kamyonu gördüm. Kulakları sağır eden, metalin metale gömüldüğü korkunç bir gürültü koptu. Sonrası koyu, dipsiz bir karanlıktı.

Bayram Dedem o kazanın şiddetiyle ruhunu oracıkta teslim eylemişti. Annem acı haberi, gurbette tek başına iftar sofrasında oturan babama telefonda verirken acıya dayanamayıp bayılmış. Kardeşimle beni soğuk yoğun bakım odasına almışlar. Bilincim bir açılıp bir kapanıyordu. Fakat bir ara, odayı aniden kaplayan o cennet misali gül kokusundan, anamın içeri girdiğini hissettim.

Hasan’la ben, solunum cihazlarının mekanik sesleri arasında hayata tutunmaya çalışıyorduk. Canım annem, ağlamaktan helak olmuş bir vaziyette başucumuzda sessizce çırpınıyor, 'Allah'ım, evlatlarımı bana bağışla!' diye yakarıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde babam da odaya girdi. Gurbet yollarından süzülüp gelmişti, gözleri ağlamaktan şişmiş, omuzları çökmüştü. Doğrulup boynuna sarılmak, 'Ağlama baba!' demek istedim ama bedenime saplanan hortumlar ve tükenen takatim buna müsaade etmedi.

Kazanın üçüncü günü, mucizevi bir şekilde kardeşim Hasan gözlerini açtı. O küçük, titrek sesiyle, 'Anne, ağabeyim ne zaman uyanacak? Evimize ne zaman gideceğiz?' diye sordu. Canım kardeşim, ben olmadan adım atamazdı ki o! Gurbetin o çetin günleri bizi birbirimize görünmez bir bağla kenetlemişti. O gün kardeşimi başka bir odaya aldılar. Babam, annemin titreyen ellerini tutup, 'Dünyanın dört bir yanında bizim için, yavrularımız için dualar ediliyor.' diyerek teselli vermeye çalışıyordu.

Dördüncü gece, hekimler beni uyandırmaya karar verdi. Sabaha kadar bedenimi kavuran o dehşetli acılar içinde kıvrandım durdum. Babamın ellerine tutunuyor, tırnaklarımı etine geçirerek, 'Ne olur kurtarın beni bu ıstıraptan!' diye feryat ediyordum. Babam, annemin bu acı manzarayı görmemesi için gövdesini siper ediyordu. Hekimler çaresizce beni tekrar karanlığın kollarına, uykuya teslim ettiler. O gece ablamın doğum günüydü. Kim bilir ne yapıyordu? Canım ablam, bir yaş daha büyümeyi ne çok severdi... 

Beşinci gece yarısı kalbim durdu. Odada bir telaş koptu. Doktorların yoğun uğraşları sonucu ruhum gövdemde kaldı, hayata yeniden tutundum. Annem, dinmek bilmeyen nisan yağmurları gibi akan gözyaşlarıyla, 'Sen bilirsin ey çaresizlerin çaresi...' diye sığınıyordu Rahman'a.

Altıncı gün... Öğle ezanları minarelerden yükselip şehre can vermeye, müminleri kurtuluşa çağırmaya başladığında, bana da o ötelerden, çok uzaklardan son çağrı geldi.

Gidiyordum…

Sonsuz ufuklarda, o bulutların üzerinde uçmak yine çok güzeldi. Fakat bir daha can kardeşlerimle sokaklarda koşup oynayamayacaktım. Sri Lankalı küçük Sinem’i doya doya bağrıma basıp sevemeyecektim.

Dört doktor, kapının önünde umutla bekleyen babama bu ağır haberi vermek üzere odadan çıktı. Babam, hekimlerin yüzündeki o donuk ifadeyi görünce dizlerinin bağı çözüldü, olduğu yere yığıldı. Titreyen dudaklarından sadece, 'Ya Rabbi, Sen bilirsin...' sözü döküldü. Annem ise küçük Hasan’ın odasındaydı; daha birkaç gün evvel kendi babasını kaybetmiş, cenazesine bile gidememişti. Şimdi ise dört doktorun arasında babamın o yıkılmış halini görünce, sinesinden ok yemiş bir ceylan gibi yere yığılıverdi.

Ruhum, kafesinden uçan bir kuş gibi sonsuz ufuklarda kanat çırpıyordu. Hüzünden birer abideye dönen, birbirine sarılıp hıçkıran annemle babamın feryatlarını duyuyordum. İşte tam o an, Rabbimden bir anlık müsaade isteyip annemin, babamın boynuna doya doya sarılmak; 'Ağlamayın artık ne olur! Sizi burada, cennetin kapısında bekleyeceğim. Sizi yanıma almadan içeri girmeyeceğim.' diyerek yüreklerine su serpmek geldi içimden.

Ama ‘Geriye dönüş yok.’ dediler.

Elveda anneciğim, elveda babacığım!

Ben gidiyorum.

Yüreğinize dağlar gibi acılar bıraktığımı biliyorum. N’olur, yokluğumun o yılgın karanlığına teslim etmeyin kendinizi. Sri Lanka’nın o mahzun, o yetim siyah incileri hâlâ sizi bekliyor, sizi çağırıyor. Yaşatmak için, yepyeni ruhlara can olmak için yeniden dönün hicret yurdunuza...

Tam o sırada, o sonsuz maviliğin içinde yankılanan bir ses duydum:

‘Yollardayız canım yavrum!'

Bildim.

Bu, babamın o sarsılmaz, o vakur sesiydi. Yollar bitmemişti; yalnızca başka bir ufka uzanıyordu.”