Yürek Yangını

Okuma Süresi 12 dkYayınlanma Pazar, Eylül 13 2026
Paylaş
X Post
Yürek Yangını

Yürek Yangını

“Cezaevi günlerimle ilgili ne varsa hepsini unutmaya çalışıyorum.” dedi.

“Aynı ranzada yattığımız arkadaşımın anısını bile... Girdiğim tarihi, çıktığım tarihi. Bana zulmeden gardiyanın adını... Beni sorguya alan o uzun saçlı, bakışları arızalı, gangster gibi polisi. Hiçbir suçumun olmadığını bile bile beni tutuklayan hâkimi... Hiçbir şey hatırlamak istemiyorum.”

Pencerenin dışındaki ağaçlardan sararmış yaprakların döküldüğü hüzünlü bir güz günü dinlemiştim onu. Onu izlerken, dışarıdaki rüzgârın dalından kopardığı o yapraklar gibi; Yusuf Bey’in de yurdundan yuvasından koparıldığını, bu yabancı diyarlara bir yaprak gibi savrulduğunu hissediyordum. Bir insanın yüreği bunca acıya, bunca kedere nasıl dayanıyordu?

 Arkaya iyice bastırdığı sarıya çalan kestane rengi saçlarını eliyle düzeltti. Sanki o solgun sonbahar ışığı, yüzündeki kırgın çizgileri daha da belirginleştirmişti.

"Ben gazeteciydim," diye fısıldadı birden. Buğulu gözlerini uzaklara, camın arkasındaki o gri gökyüzüne dikti. Sanki burnuna rüzgârla birlikte yeniden o eski matbaa kokusu gelmişti.

Sonra yeniden başladı konuşmaya;

“Zaman’ın bütün birimlerinde çalıştım. İl temsilciliği yaptım, TRT’de çalıştım. İlk atılanlardan oldum. Kendi haber ajansımı kurdum. Baştan iyi gitti...


Sonra ülke gittikçe harareti artan bir fırına dönünce reklamlar kesildi. 

Çaresiz bir halde memlekete döndüm.

Tanıtım filmleri falan yapmaya başladım.

Eh, iyi kötü rızkımızı çıkarıyorduk.

Bir gün telefonum çaldı.

Arayan polisti. Nerede olduğumu sordular. 

Biraz sonra da bulunduğum yere geldiler.

Beni bir polis aracına bindirdiler. 

İlk durak kendi evimizdi. Kapıyı eşim açtı. Eşikte beliren o üniformalı gölgeleri gördüğünde, gözlerindeki o saf korkunun donup kaldığına şahit oldum. Otuz saniye kadar bir süre, sanki dünyanın bütün ışıkları aniden söndü; zaman durdu ve göğsündeki o naif kalbin durduğunu sandım. Onu sakinleştirmeye çalıştım.

Polisler evin mahremiyetini didik didik ettiler. Oysa ben kitaplarımı, anılarımı, kasetlerimi, yani ruhumu besleyen hiçbir şeyi saklamamıştım; her şey apaçık ortadaydı. 

Sonrası, adliye koridorlarında yankılanan ayak sesleri ve defalarca hâkim karşısına çıktığım o kasvetli duruşmalar... 

En sonunda hakimlerin suratına haykırdım;

“Bir kısım otoriteden emir alan mahkemeleri tanımıyorum.”

Hapisten yazılar yazdım.

 Yasakladılar.

 Karakalem çalışmaları yaptım.

 Bir el ve kalem çizdim.

Altına ‘Zalimleri için yaşasın cehennem!’ yazdım.

 Hücre cezası verdiler.

 Beş yıl dokuz ay kaldım içeride.

Altı yılın her bir anı gerçekten can sıkıcıydı.

 İlk dört ay avluya çıktığımda başımı kaldırıp gökyüzüne bakamadım. Bakınca ağlıyordum.

 Ben özgürlüğe âşık bir insandım.

 Kayak yapıyordum, yamaç paraşütü yapıyordum.

Profesyonel yüzücüydüm.

Dağlardan yaylalardan inmeyen, denizlerden çıkmayan adam mezara konmuştu.

Bir koğuşte 42 kişi kalıyorduk.

 Yer de doluydu.

 Ranzaların arasına çamaşır ipi ile hamak yapıp onda yatıyor, sabah da söküyorduk. 

Gördüğünde gardiyan kesiyordu.

 Gece teheccüd kılacak yer yoktu. Herkes balık istifi yatıyordu.

Lavaboya gitmek için kalkanlar mutlaka birinin koluna, başına basıyordu. 

Ben tuvaletin kapısında yatıyordum.

 Beni uyandırmadan tuvalete girmek mümkün olmuyordu.

Sonra terfi ettim. Bir süre mutfak lavabosunun altında yattım.

Sonra bir daha terfi ettim ve ranzanın altında yatmaya başladım.

Gazeteci olduğum için ani kalkmalara alışkındım.

‘Koğuş kalk!’ sesine zıplayarak kalkıyor ve her defasında başımı ranzaya vuruyordum.

 Gardiyanlar, seccadeyi görüyor, ‘Hâlâ akıllanmadınız mı?’ diyorlardı.

 Bir yanımızda çocukların, diğer yanımızda adli suçluların koğuşu vardı.

Gardiyanlar onlara çok iyi davranıyorlardı. Bize geldiklerinde bütün ezikliklerini bizim üzerimizden çıkarıyorlardı.

Bütün bunları ben şimdi tebessüm ederek anlatıyorum ama kalbimden kan damlıyor. 

Devamlı aşağılanmak çok zordu.

Koğuştakilerin hepsi onurlu insanlardı. Dışarda hereksin gözüne baktığı kimselerdi. Hiçbir şey olan bir adam geliyor ve sizi aşağılıyordu.

Arkadaşlarımız sanki cennetten düşmüş Âdem gibiydiler. 

Hapiste aydınlanma yaşadım. Devlete tapıyormuşuz biz. Meğer devlet organize bir kötülük örgütü tarafından işgal edilmiş.

Koğuşta her arkadaşın bir hikayesi vardı.

Bir Hasan vardı.  Kimseyle konuşmuyordu. O kadar ısrar ettim, bir türlü hikâyesini anlatmadı.

 O gittikten sonra öğrenebildim.

Sabah daha ortalık aydınlanmadan polisler evlerini basınca bir arbede yaşanmış.

Eşinin kucağındaki çocuk o arbedede merdivenlerden yuvarlanmış.

Feryat figan yavrusuna doğru koşmak istemişler.

Polisler bırakmamışlar. Bağırış çağırışa alt kat komşuları çıkmış. Çocuğu almış. ‘Çocuk bende. Merak etmeyin!’ demiş.

Anne ve babayı kelepçelemişler.

Teselli etmek isteyen komşularının üzerine yürümüş polisler.

Anne ile babayı önce gözaltına almışlar, sonra da hapse.

Hasan için hayat çocuğunun merdivenden düştüğü anda donmuş.

Kulağında hep o çocuğun ağlaması, eşinin feryadı.

Başka sesleri duymuyordu bile.

Evimiz cezaevinden görünüyordu o kadar yakındı. Babam AKP’liydi.

Hiç ziyaretime gelmedi. 

‘Bir bildiği vardır.’ diye düşündüm. 

Annem geliyordu ama her görüş benim için işkence oluyordu. 

‘Bir şey yaptınız demek ki…’ diyordu.

Erdoğan’ın propagandasını yapıyordu. 

Hep Irmak TV izlerdi annem.

Hapis yedi kat karanlık bir kuyu idi. Annemin sözleri beni iki kat daha derine indiriyordu. 

Bir keresinde ‘Annen geldi’ dediklerinde görüşe çıkmadım. 

İçerde yapay zekâ çalıştım.  Yazılım mühendisliği çalıştım.

Hapse girinceye kadar her biri otorite sahibi, meslek sahibi olan insanlar dışarı çıkınca gökten düşmüş gibi kolu kanadı kırık oluyordu.

 İş bulamıyordu. 

Bazı arkadaşların eşleri çalışıyor, eve para getiriyordu.

O kadınların karşısında ezik, kabiliyetleri körelmiş, ayakta kalma kabiliyeti zaafa uğramış bir erkek vardı.

Önceki gün urganla kendini asan İngilizce ve matematik öğretmeninin yaşadığının bu olduğunu düşünüyorum.

 Pek çok babanın yaşadığı gibi ben de kendi çocuklarımda bu durumu yaşadım.

‘Sen nereden geldin, hayatımıza girdin?’ diyorlardı.

Çalışamayan, para kazanmayan, kabiliyetleri körelmiş bir babayı kim isterdi. 

Kadınların evi çevirip çekmesi iyi ama bu bazen erkekler için ezici oluyordu.

Çocukların gözünde baba olarak bir hiç oluyorsunuz.

Bazı kadınlar da bunu hissettiriyordu. Berbat bir şey.

Sadece ülkenin değil; dün cennet yuvası gibi olan yuvanızın bile yaşanılır olmaktan çıktığını fark ediyorsunuz.

 “Gitmeliyim artık buralardan” diyorsunuz.

Buralara gelirken anneme uğradım.

‘Anne ben gidiyorum.’ dedim. ‘Bunun sebebi savunduğun adam.’ 

‘Siz de rahat durmuyorsunuz ki oğlum!” dedi, “Bir suçunuz olmasa niye hapsetsinler?”

 İnsanın meslekten atılması, işkence görmesi, hapse girmesi, tuvaletin kapısında yatması, horlanması, hapishanenin penceresinden evinin ışıklarının görünmesine rağmen babasının bir kere bile ziyaretine gelmemesi, annesinin bu sözleri...

Bütün bunlar bir şey değil.

Bu zalimler bizim sadece anne babamızı, mesleğimizi, mallarımızı, özgürlüğümüzü elimizden almadılar. 

Hayat ağacımızın tek meyvesi olan evlatlarımızı da çaldılar. 

Şu anda sizinle konuşurken bile yüreğime damlayan kanların sesini duyabiliyorum.

Büyük kızım daha ben hapisteyken, ‘Babam çıkar da bana karışırsa ihbar ederim.’  demiş.

 Ben kızımı bıraktığımda arkadaş gibiydik.

 Su bile istemezdim.

Geceleri kalkıp teheccüd kılıyordu.

 Hizmette gece gündüz koşturuyordu.

 Hapisten çıktığımda tanıyamadım. 

 Şehirde ondan daha açık saçık kız yoktu.

Hiçbir şey demediğim halde o gün evi terk etti.

Beni ihbar etti.

Şimdi içki, kumar, her şey var.

Kötülüğün dibini gördü.  

Büyük kızımı kaybettim, bari küçüğünü kaybetmeyeyim diye her işi yaptım.

Pazarlarda gözleme sattım, ayran sattım.

 Kızım için babalık onurunu çöpe attım. Ne dediyse yaptım.

Kızlar 10-12 yaşlarında babalarını kahraman görüyor. O yaşlarda başlarında baba yoksa o hikâye olmuyor. Ergen yaşına gelince her neye dönüştüyse ‘Bu benim.’ diyor. ‘Kimse karışamaz.’

 Eğri büğrü de olsa kendi kurduğu dünyasına müdahale ettirmiyor.

 Bir adam geliyor ve o kurduğu dünyayı yıkıp yeniden yapmak istiyor.  

Çocuklar reaksiyon gösteriyor. 

Küçük kızımı sürekli taciz etmişler okulda, ‘Senin baban nerede?’ diye.

 Gardiyanlar bizi, öğretmenler çocuklarımızı aşağılamışlar.

Bir gün büyük kızımın çalıştığı yere gittim.

‘Kızım ben sana nasıl bir kötülük yaptım?’ dedim. 

Her gün evde sizinle Kur’an sohbeti yapıyorduk, peygamberlerden konuşuyorduk.

‘Bizi değil, hapsi tercih ettin.’ dedi.

‘Kızım sence bu ülkede en son hapse girecek insan kimdi?’

 Boynunu büktü.

Günahlarına bir dayanak ediyordu babayı. 

Yüzüme karşı ‘Ben Allah’a inanmıyorum.’ dedi. 

Bir baba olarak bundan daha büyük bir ıstırap olabilir mi?

 Asıl yara bu! 

Yürek yarası…

Zübeyir Gündüzalp’ in Afyon Müdafaası’ndaki o dehşetli çığlığını yıllardır kalben hisseder, onu adanmış bir ruhun derinlerden yükselen sızısı bilirdim. Meğer uzaktan bir feryadı dinlemekle, kor ateşin bizzat kendi canına, kendi kanına düştüğünü görmek aynı şey değilmiş.                

İnsanın kendi can parçasının, kendi evladının küfür karanlığına doğru yuvarlandığını görmesi; kalbi atom zerrâtınca parçalayan, insanın bütün varlığıyla yaşadığı en amansız imtihanmış.

Benimkisi yürek yangını... 

Benim kızımın mayası sağlam, inanıyorum. Bir gün dönecek. 

Benim gözyaşlarım onu döndürecek.

Yüreğimin yangınları onu döndürecek.

Çünkü o kötülüğün ne olduğunu biliyor. Uçurumun kenarında açan bir hüzün çiçeği gibi, geçtiği yangınlardan damıttığı o sessiz tecrübeyle yeniden hakikatin yolunu bulacak.     

Ben buna inanıyorum.

Kızım dönünceye kadar heybetli bir dağ gibi dimdik duran o bahtsız fakat umutlu babanın sessiz nöbetini tutacağım. 

Yüreğimin alevlerini hep taze tutacağım.  Bir an bile söndürmeyeceğim.

 O, bu alevlerin ışığına dönecek.

Biliyorum.

Bir gün dönecek.

Kızım, karanlığı söküp atacak; yaktığım o baba ateşinin ışığını izleyerek bana dönecek. 

Bir gün gurbetteki kapımın eşiğinde o belirecek.

Kollarımın arasına aldığımda, çektiğim tüm o acılar unufak olacak. Sadece göğsüme sığınan sıcak nefesi ve gözyaşlarım kalacak. Ona sımsıkı sarılacak ve fısıldayacağım:

“Geçti kızım. Baban burada. Artık olman gereken yerdesin!"