Daireyi geniş tutmak

Üstad Bediüzzaman Hazretleri ikâz mâhiyetinde Hizmet dairesini geniş tutma ve darlaştırmama konusunda bir talebesini şöyle bir tavsiyede bulunuyor:
“Risale-i Nur’un
münasebeti ve cereyanı, güneş gibi bütün cereyanların ve münasebetlerin
üstündedir. Hiçbir şeye tâbî olmaz. Kur’an Hakikatından başka hiçbir şeye âlet
olamaz. Onun talebeleri muhtelif
gruplarda bulunsa da birbiriyle o nurânî ve semavî zincir ile bağlı
olduklarından; hâdisatın fırtınaları inşaallah onları dağıtamaz. Fakat çok
dikkat lâzım. (…) Bu kısacık işaret, iki gün evvel kalbime ihtar edildi. Size
de belki faydası olur diye, bu kadarcık işaret ettim. Müsamahalı geçininiz.
Birbirinizin kusurunu görmeyiniz, iyiye yorumlayınız. Herkes senin gibi
KAHRAMAN olamaz. Hem çok müşkil pesent (zora sokucu, müşkilat çıkarıcı) olma.
Aza kanaat ile, talebelerin az hizmetlerini de takdir et; tâ şevkleri
kırılmasın. Hem Risale-i Nur’un dairesi geniştir, darlaştırma. Tâ ki,
aleyhdarlık fikri, talebelere, muhtaçlara ve siyasetçilere girmesin, inada
sebep olmasın. Çünkü (henüz) dinsizlerin safında dahi olup da, fakat istikbâlde
Risale-i Nur talebesi olacaklar vardır diye ümit ederiz. Bu hengâmda görüşmek münasip değil. Hem ihtiyat çok
lâzımdır. Çünkü diğer yerlerdeki kardeşlerimize sıkıntı veriliyor. Mümkün
olduğu kadar itidal ve teenni ile
hareket etmek ve sabretmek gerekiyor.”
Said Nursî
****
Üstad
Hazretleri Eğirdir’in Barla kasabasına sürüldüğü yıllarda, Hulusi Ağabeyimiz de
Eğirdir Komando Birliğine subay olarak tayin ediliyor. Ama henüz Üstad’ı
tanımıyor. Eğirdir’de câmiden tanıdığı Şeyh Mustafa diye bilinen biraz meczup
halleri olan, bazı olayları önceden keşfedip söylediği için halkın itibar
ettiği ve asıl ismi Aziz Üstün olan bir zat var. 1890 doğumlu olup 1959’da
cenazesi Eğirdir’in üstündeki yüksek dağın zirvesinde bir kayanın dibinde
bulunan ve bir hafta sonra Eğirdir Mezarlığında “Azizzâde Hafız Şeyh Mustafa
Üstün” diye mezar taşına yazılan zat ile camiden namaz öncesi ve sonraları
sohbet ediyorlar. Normalde Hulusî Ağabey, Askeri Rüşdiyesinde okurken ta o
zaman tatil günlerin okulun mecburiyetiyle bir Nakşî Dergahına gidiyordu. Zâten
ailesi de Nakşî tarikatından idi. Böyle olmasına rağmen, yaşayan bir şeyh,
sorularına cevap verecek bir mürşid arıyordu. Bunu şeyh Mustafa’ya da
söylüyordu. Bir gün o, Ağabeye dedi ki: “Senin aradığın mürşid şu karşıki dağın
arkasında bulunan Barla’daki Bediüzzaman!” dedi. O zaman elinde hatt-ı Kur’an
ile yazılmış bir “Küçük Sözler” kitabı vardı. Onu Hulusî Ağabeye verdi. Daha
sonra Şeyh Mustafa, Vecelle Hüseyin, Hulusî Ağabey ve emir eri ile beraber
Barla’ya gittiler. Daha ilk karşılaşmada Üstad, Hulusî Ağabeye henüz daha o bir
şey söylemeden önce “Kardeşim ben şeyh değilim. Dünya’da inkar-ı uluhiyet var.
Kur’an hakikatleriyle buna karşı mücadele etmemiz gerekiyor.” mealinde sözler söyledi. Sonra bir yemek
geliyor. Hulusi Ağabey diyor ki: “Biz yedi sekiz kişi varız. Bu yemek ancak bir
çocuğu doyurabilir; bu kadar insana yetecek gibi değil. Üstad, ‘Evvela bir
fiyatını, ücretini verelim” diyerek kendine has söyleyişi ile önce bir
Bismillah dedi. Sonra her birimizin yüzüne bakarak her birimiz adına aynı şekilde
birer Besmele çekti. Sonra ‘Buyurun!’ dedi. Biz hepimiz o az yemekten yedik ama
Allah öyle bir bereket verdi. Bir türlü o yemeği bitiremedik…
Sonra iki obur arkadaşla
beraber Kars’ta bir akşam vakti bir kişinin ziyaretine gittik. Telefon olmadığı
için geleceğimizi haber veremedik. O da hanımı ile beraber iki kişilik patates
yemeğini yiyorlarmış. Biz gelince, hanımı çekildi. Adam ne yapacağını şaşırdı.
Ona ‘Telaş etme, bu yemek hepimize yeter’ diyerek, Üstad ile olan meseleyi
anlattım. ‘Şimdi aynen onun gibi hep beraber Besmele çekeceğiz’ dedim.
Bereketini gördüm.
“Bir zaman Elaziz’de
yazları bahçelere çıkar sohbet ederdik. Güzel ve güneşli bir gün yine
çıkmıştık. Bir kardeşimiz de yemek hazırlamıştı. Ama tevafuk, Muş’tan,
Urfa’dan, Adıyaman’dan, Malatya’dan vesair yerlerden kardeşler otobüslerle bu
sohbete katılmak için geldiler. Yani on kat misafir, yemekler az… Yemekleri
hazırlayan kardeş telaşlandı. Şehre inse, yemek yetiştiremezdi. Ben mikrofonu
elime aldım, başımdan geçenleri anlattım. Hep bir ağızdan Üstad’ın çektiği gibi
Besmele çektik… O yemekler yetti ve arttı Elhamdülillah.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ

ARİF ASALIOĞLU












